İsrail Lobisi ve Amerika’nın Yabancı (Ortadoğu) Politikası

The Israel Lobby

John Mearsheimer and Stephen Walt

Amerika’nın en önemli iki üniversitesinden, Harward Üniversitesi Profesörü Stephen Walt ve Chicago Üniversitesi Profesörü John Mearsheimer‘in 2006 yılı mart ayında, İsrail Lobisi’nin Amerika üzerindeki etkileri ve Amerika’nın yabancı (özellikle ortadoğu) politikasına ilişkin hazırladıkları araştırma raporu kesinlikle okunması gereken, Amerikan senatosunda ciddi çalkantılara sebep olan akademik bir çalışmadır. İki profesör, hazırladıkları 83 sayfalık araştırma raporunun Amerika’da yayınlatma aşamasında bile güçlük çekmesi ve baskılar neticesi internet üzerinde yayınlanabilmesine, makale neticesi kariyerlerine son verdirilmesine rağmen araştırmalarına devam ediyor.

Aşağıda raporun özeti sunulmaktadır, tamamı için yazının sonundaki linklerden pdf dökümanı olarak alabilirsiniz.

Son bir kaç on yıl boyunca, özellikle 1967’de yapılan 6 Gün Savaşı’ndan beri, ABD’nin Orta Doğu politikasının merkezinde İsrail’le olan ilişkisi yer aldı. Israil’e verilen tereddütsüz destek ve bununla ilgili olarak “demokrasi”yi bölgede yaygınlaştırma çabası Arap ve İslam kamuoyunu tahrik etti ve sadece ABD’nin değil, başka bir çok ülkenin güvenliğini de tehlikeye attı. Bu durumun Amerikan siyasal tarihinde eşi benzeri yoktur. Nasıl oldu da ABD başka bir devletin çıkarlarını savunmak için hem kendi güvenliğini hem de çok sayıda mütteğinin güvenliğini bir kenara atabildi? İki ülke arasındaki bağın ortak stratejik çıkarlara veya karşı konulamaz ahlaki gerekliliklere dayalı olduğu varsayılabilir, fakat bu nedenlerin ikisi de ABD’nin İsrail’e yaptığı olağanüstü seviyedeki maddi ve diplomatik desteği açıklayamaz.

Bunların yerine, ABD’nin Orta Doğu politikasını asıl sürükleyen şey, neredeyse tamamen iç politikadan kaynaklanır, özellikle de “Israil Lobisi”nin faaliyetlerinden. Başka özel çıkar grupları da dış politikayı çarpıtmayı başardılar, ama hiç bir lobi bir yandan onu ulusal çıkarların gerektirdiğinden bu kadar saptırırken, aynı anda Amerikalıları ABD çıkarlarının diğer ülkenin-bu örnekte İsrail’in- çıkarlarıyla esas itibariyle özdeş olduğuna ikna etmeyi başaramadı.

1973’teki Ekim Savaşı’ndan bu yana Washington İsrail’e diğer tüm devletleri gölgede bırakan bir seviyede destek verdi. İsrail 1976’dan beri en fazla yıllık doğrudan ekonomik ve askeri yardım alan ve İkinci Dünya Savaşı’dan sonra 140 milyon doları (2004 yılı dolar fiyatları üzerinden) çok aşan miktarı ile toplamda en fazla yardım alan ülke oldu. İsrail her yıl yaklaşık olarak 3 milyar dolar, yani ABD dış yardım bütçesinin kabaca beşte biri kadar ve her bir İsrailli için yılda 500 dolar değerinde, yardım almaktadır. Bu âlicenaplık özellikle çarpıcıdır, zira İsrail şu anda kişi başına düşen yıllık geliri takriben Güney Kore ya da İspanya ile eşit olan müreffeh bir endüstri devletidir.

Yardım alan diğer ülkeler paralarını dört taksit halinde alırken İsrail bütün miktarı her mali yılın başında tek bir defada almakta, dolayısıyla onun üzerinden faiz kazanabilmektedir. Askeri yardım alan ülkelerin çoğu bu yardımın tamamını ABD’de harcamak zorunda bırakılırken İsrail’in, kendisine tahsis edilen kaynağın aşağı yukarı %25’ini kendi savunma sanayiini sübvanse etmek amacıyla kullanmasına izin verilmektedir. Yardım alan ülkeler arasında yardımı nasıl harcadığının hesabını vermek zorunda olmayan tek ülke de İsrail’dir. Bu durum, paranın Batı Şeria’da yerleşim yerleri kurulması gibi ABD’nin karşı olduğu amaçlar için kullanılmasının engellenmesini neredeyse imkansız kılmaktadır. Dahası ABD, silah sistemleri geliştirmesi için İsrail’e yaklaşık 3 milyar dolar vermiştir ve İsrail’in, Blackhawk helikopterleri, F-16 jetleri gibi üst düzey silahlara erişimini sağlamıştır. Son olarak, ABD İsrail’e Nato’daki müttefiklerine vermeyi reddettiği istihbaratlara ulaşım imkanı vermekte ve İsrail’in nükleer silahlar edinmesine göz yummaktadır.

Washington İsrail’e yoğun bir diplomatik destek de sunmaktadır. ABD 1982’den bu yana, İsrail’i eleştiren 32 Güvenlik Konseyi kararını veto etti. Bu rakam, diğer tüm Güvenlik Konseyi üyelerinin kullandığı vetoların toplamından daha fazladır. Ayrıca, ABD Arap devletlerinin İsrail’in nükleer cephaneliğini Uluslararası Haber Ajansı Kurumu(IAEA) gündemine taşıma çabalarını engellemektedir. ABD savaş zamanında İsrail’in imdadına gelmekte, barış müzakere edilirken ise İsrail’in tarafını tutmaktadır. Ekim Savaşı esnasında Nixon yönetimi onu Sovyetlerin müdahale etmesi tehdidinden korudu ve yeniden techiz etti. Washington, Oslo Anlaşmaları’ndan önceki ve onu takip eden müzakerelerde anahtar rol oynadığı gibi, yukarı da bahsedilen savaşı bitiren müzakerelere de yakınen iştirak etti. Bu durumların her birinde ABD’li yetkililerle İsrail yetkilileri arasında arada sırada bazı ihtilaflar yaşandıysa da ABD İsrail’in pozisyonunu sürekli olarak destekledi. 2000’de Camp David’deki görüşmelere katılan Amerikalılardan biri daha ileriki bir tarihte şöyle söyledi: ‘Çoğunlukla, İsrail’in avukatı olarak iş gördük.’ Son olarak, Bush yönetiminin Orta Doğu’yu dönüştürme ihtirası en azından kısmen İsrail’in stratejik pozisyonunu iyileştirmeyi amaçlamaktadır.

İsrail çok önemli bir stratejik değer olsaydı ya da ABD’nin onu desteklemesi için ahlaki bir neden olsaydı, bu sıradışı cömertlik anlaşılabilirdi. İsrail’in Soğuk Savaş esnasında bir değer teşkil ettiğini iddia etmek mümkündür. İsrail,1967’den sonra Amerika için bir uydu rolü oynayarak Sovyetlerin bölgedeki yayılmasının kontrol altına alınmasına yardımcı oldu ve Mısır, Suriye gibi Sovyet uydularına utanç verici yenilgiler yaşattı. Arada sırada diğer ABD müttefiklerinin korunmasına yardımcı olmasının yanısıra, (mesela Ürdün Kralı Hüseyin) onun askeri cesareti Moskovayı uydu devletlerini desteklemek için daha fazla harcama yapmaya zorladı. Ayrıca, Sovyet güçleri hakkında faydalı istihbarat bilgileri sağladı.

Bununla beraber, İsrail’e destek olmak ucuz bir iş değildi, zira Amerika’nın Arap dünyasıyla olan ilişkilerini zorlaştırdı. Mesela, Ekim savaşı sırasında 2.2 milyar dolar olağanüstü askeri yardımda bulunma kararı Batı ekonomilerine büyük zararlar veren OPEC petrol ambargosunu tetikledi. Buna karşılık, İsrail askeri güçleri bölgedeki ABD çıkarlarını koruyacak pozisyonda değildi. Örneğin, 1979’da İran Devrimi petrol stoklarının güvenliğiyle ilgili endişeler doğurduğunda ABD İsrail’e güvenemedi ve onun yerine kendi Acil Müdahele Gücü’nü (Rapid Deployment Force) kurmak zorunda kaldı.

Birinci Körfez Savaşı İsrail’in ne ölçüde stratejik bir yük haline gelmekte olduğunu açığa çıkardı. ABD Irak karşıtı koalisyonun uyumunu bozmadan İsrail’deki üslerden yararlanamazdı ve Tel Aviv’in Saddam Hüseyin’e karşı ittifaka zarar vermesini önlemek için kaynaklar ayırmak zorunda kaldı. (Patriot füze bataryaları). 2003’de tarih tekerrür etti: İsrail’in ABD’nin Irak’a saldırması için can atmasına rağmen Bush Arap muhalefetini tetiklemeden ondan yardım isteyemezdi. Bu nedenle, İsrail bir kez daha olup bitenleri kenardan izlemekle yetindi.

1990’lardan başlayarak ve 11 Eylül’den sonra daha da artan bir şekilde, ABD’nin İsrail’e vermekte olduğu destek, her iki devletin de Arap ve İslam aleminden kaynaklanan terörist grupların ve bu grupları destekleyen ve kitle imha silahları edinmeye çabalayan ‘serseri devletler’in tehdidi altında olduğu iddiasıyla haklı gösterilmeye çalışıldı. Bu, Washington’un yalnızca, Filistinlilerin icabına bakmada İsrail’e serbestlik tanıması ve tüm teröristler hapse atılana ya da öldürülene kadar onu Filistinlilere taviz vermeye zorlamaması olarak değil, onun İran ve Suriye gibi ülkelerin peşine düşmesi gerektiği şeklinde de anlaşılmaktadır. Böylece İsrail teröre karşı savaşta çok önemli bir müttefik olarak görülmekte, çünkü onun düşmanlarının Amerika’nın düşmanlarıyla aynı olduğu düşünülmektedir. Hakikatte, İsrail teröre karşı verilen savaşta ve serseri devletlerin hakkından gelmeye yönelik çabalarda Amerika’nın sırtındaki bir yüktür.

‘Terörizm’ tek bir düşman değil, çok çeşitli siyasal gruplar tarafından kullanılan bir taktiktir. İsrail’i tehdit eden terörist örgütler, onlara karşı müdahelede bulunduğu zamanların (1982’de Lübnan’da olduğu gibi) haricinde ABD’yi tehdit etmezler. Dahası, Filistin terörizmi, İsrail’e veya ‘Batı’ya yöneltilmiş rastgele bir şiddet değildir; büyük ölçüde, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni kolonize etmeye yönelik uzun süredir devam eden kampanyasına verilen bir cevaptır.

Daha önemlisi, İsrail ve ABD’nin ortak bir terör tehdidi tarafından birleştirildiğini söylemek neden sonuç ilişkisini tersine çevirir: ABD’nin bir terörizm problemine sahip oluşu büyük ölçüde İsrail’le bu kadar yakın müttefik olması nedeniyledir, bunun tam tersi doğru değildir. İsrail’e verilen destek Amerikan karşıtı terörizmin tek nedeni değildir, ama önemli bir nedendir ve teröre karşı savaşı kazanmayı zorlaştırmaktadır. Usame bin Ladin’de dahil olmak üzere bir çok el-Kaide liderini motive eden şeyin İsrail’in Kudüs’teki mevcudiyeti ve Filistinlilerin içler acısı vaziyeti olduğunda hiç kuşku yoktur. İsrail’e verilen koşulsuz destek aşırı grupların halk desteği sağlamasını ve adam toplamasını kolaylaştırmaktadır.

Orta Doğu’daki serseri devletlere gelince, onlar İsrail için tehdit teşkil etmelerinin dışında hayati Amerikan çıkarları için korkunç birer tehdit değillerdir. Bu devletler nükleer silah edinseler dahi- gayet açıktır ki bu, arzulanabilir bir şey değil- ne Amerika’ya ne de İsrail’e şantaj yapabilirler, zira şantajcı devlet çok büyük bir misillemeyle karşı karşıya kalmadan tehdidini gerçekleştiremeyecektir. Nükleer silahları terörist gruplara teslim etme tehlikesi de eşit derecede uzaktır, çünkü bir serseri devlet bu transferin fark edilmeyeceğinden ya da kendisinin suçlanıp cezalandırılmayacağından emin olamaz. İsrail’le olan ilişki, gerçekte, ABD’nin bu devletlerin icabına bakmasını güçleştirmektedir. İsrail’in sahip olduğu nükleer silahlar onun bazı komşularının nükleer silah edinmek istemelerinin nedenidir ve bu devletleri rejim değişikliğiyle tehdit etmek sadece onların nükleer silah edinme arzusunu arttırmaya yarar.

İsrail’in stratejik değerini sorgulamak için son bir neden, onun sadık bir müttefik gibi davranmayışıdır. İsrailli yetkililer Amerikan taleplerini sıklıkla göz ardı ediyorlar ve verdikleri sözlerden dönüyorlar (yerleşim merkezleri inşa etmeyi durdurma ve Filistinli liderlere dönük suikastlerden kaçınma vaatleri de buna dahildir). Dışişleri bakanlığı genel sekreterinin tabiriyle ‘sistematik ve artan bir biçimde izinsiz transferler’ yapan İsrail, Çin gibi ABD’nin potensiyel rakibi olan ülkelere hassas askeri teknoloji sağlamıştır. Genel Hesap Dairesi’ne göre İsrail ayrıca ‘müttefikler arasında ABD’ye karşı en agresif casusluk operasyonlarını gerçekleştiren ülkedir’. 1980’lerin başlarında İsrail’e büyük miktarda sınıflandırılmış materyal veren (iddiaya göre bu malzemeler Sovyet Yahudileri için daha fazla çıkış vizesi verilmesi karşılığında Sovyetler Birliği’ne aktarıldı) Jonathan Pollard’ın neden olduğu skandala ek olarak, 2004 yılında Larry Franklin adında önemli bir Pentagon yetkilisinin İsrailli bir diplomata sınıflandırılmış bilgi aktardığı ortaya çıkarıldığında yeni bir tartışma patlak verdi. Kuşkusuz ki İsrail ABD’ye karşı casusluk faaliyetinde bulunan tek ülke değildir, ancak onun en büyük hamisine karşı böyle bir şey yapmaya gönüllü oluşu stratejik değeri hakkında daha da fazla şüphe uyandırmaktadır.

Tek mesele İsrail’in stratejik değeri değildir. İsrail’in destekçileri onun koşulsuz desteği hak ettiğini de savunuyorlar ve bunu gerekçelendirmek için şunları söylüyorlar: İsrail zayıf ve etrafı düşmanlarla çevrili bir ülkedir; demokrasiyle yönetilen bir ülkedir; Yahudi halkı geçmişte kendisine karşı işlenen suçlardan dolayı mağdur olmuştur, bundan dolayı özel muamele görmeyi hak eder; ve İsrail’in davranışları ahlaki açıdan değerlendirildiğinde düşmanlarınınkinden daha üstündür. Yakından incelendiğinde, bu argumanların hiçbiri ikna edici değildir. İsrail’in mevcudiyetini desteklemek için güçlü bir ahlaki neden varsa da bu mevcudiyet tehlike altında değildir. Objektif bir şekilde değerlendirildiğinde, İsrail’in geçmişteki ve günümüzdeki davranışları ona Filistinlilere karşı imtiyaz tanımamız için hiç bir ahlaki temel sunmaz.

İsrail sıklıkla Goliath’la karşı karşıya gelen Davut olarak gösterilmektedir, ama bunun tam tersi gerçeğe daha yakındır. Yaygın kanaatin aksine, Siyonistler 1947-49 Bağımsızlık Savaşı’nda daha büyük, daha iyi techizatlandırılmış, daha iyi komuta edilen kuvvetlere sahipti ve İsrail Savunma Güçleri(the Israil Defence Forces-IDF) 1956’da Mısır’a karşı, 1967’da ise Mısır, Ürdün ve Suriye’ye karşı çabuk ve kolay zaferler kazandılar-bütün bunların büyük ölçekli Amerikan yardımı akmaya başlamadan gerçekleştiği unutulmamalıdır. Günümüzde İsrail, Orta Doğu’daki en büyük askeri güçtür. Konvensiyonel kuvvetleri komşularından çok daha üstündür ve bölgede nükleer silah sahibi tek devlettir. Mısır ve Ürdün onunla barış antlaşmaları imzaladılar, Suudi Arabistan da böyle bir öneri de bulundu. Suriye, hamisi Sovyetler Birliği’ni kaybetti. Üç yıkıcı savaş yaşayan Irak harap olmuş durumdadır. İran ise yüzlerce mil ötededir. Filistinliler, bırakınız İsrail’i tehdit edebilecek bir orduyu, faal hizmete hazır bir polis kuvvetine ancak sahipler. Tel Aviv Üniversitesi’nin Jaffee Stratejik Çalışmalar Merkezi’nin 2005 yılında yaptığı bir değerlendirmeye göre stratejik denge, belirgin bir şekilde, kendi askeri kapasiteleri ve caydırıcı güçleriyle komşularınınki arasındaki niteliksel mesafeyi açmaya devam eden İsrail’den yanadır. Zorlayıcı amil, mazlumu desteklemek olsaydı, ABD İsrail’in düşmanlarını destekliyor olurdu.

İsrail’in kendisine düşman diktatörlüklerle çevrili bir demokrasi olduğu iddiası ABD’nin İsrail’e yaptığı yardımın mevcut seviyesini açıklayamaz: Dünyada bir sürü demokrasi var, ama İsrail’in aldığı cömert desteği hiçbiri almıyor. Geçmişte ABD, kendi çıkarları için gerekli olduğunu düşündüğü zamanlarda, demokratik yönetimler devirmiştir ve diktatörlükler desteklemiştir. Bugün de bir dizi diktatörlükle iyi ilişkiler içindedir.

İsrail demokrasisinin bazı yönleri Amerika’nın temel değerleriyle çelişki halindedir. Irk, din veya etnik köken ayrımı yapılmaksızın insanların eşit haklara sahip olduğu farz edilen ABD’nin aksine, açıkça bir Yahudi devleti olarak kurulan İsrail’de vatandaşlık kan bağına dayalıdır. Bu durumda, İsrail’in 1.3 milyonluk Arap nüfusunun ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor oluşu veya yakın zamanlarda bir İsrail hükümet komisyonunun İsrail’in onları ihmal ettiği ve ayrımcı muamelede bulunduğu yargısı hiç de şaşırtıcı değildir. İsrail’in Filistinlilere kendi ayakları üzerinde durabilen ve kendilerine ait bir devlet kurma imkanını ya da tam siyasal haklar vermeyi reddetmesi, onun demokratik statüsünü zayıflatan bir başka faktördür.

İsrail’e verilen desteği haklı çıkarmak için kullanılan üçüncü gerekçe Yahudilerin Hristıyan Batı’da çektikleri acıların tarihidir (özellikle Holocaust esnasında). Günümüzde bir sürü insan Yahudiler’in yüzyıllardır zulme tabi tutuldukları ve yalnızca Yahudilere ait bir vatanda kendilerini güvende hissedebilecekleri gerekçesiyle İsrail’in ABD’den özel bir muamele görmesi gerektiğine inanmaktadır. İsrail’in kuruluşu, hiç kuşkusuz, tarih boyunca Yahudilere karşı işlenen suçlar zincirine verilen yerinde bir cevaptı; lakin o da büyük ölçüde masum olan üçüncü bir tarafa, yani Filistinlilere, karşı yeni suçlar işlenmesine sebebiyet verdi.

Bu, İsrail’in ilk liderleri tarafından çok iyi anlaşılmıştı. David Ben-Gurion, Dünya Yahudi Kongresi başkanı Nahum Goldmann’a şöyle söyledi:

Bir Arap lideri olsaydım, İsrail’le asla uzlaşmazdım. Bu çok doğal: Onların ülkesini aldık… Biz İsrail’den geldik, ama iki bin yıl önce. Bu onlar için ne ifade eder? Anti-semitizm, Naziler, Hitler, Auschwitz, hepsi tamam; fakat bütün bunlar onların kabahati miydi? Onlar sadece tek bir şeyi görüyor: Biz buraya geldik ve onların ülkesini çaldık. Böyle bir şeyi neden kabul etsinler ki?

O zamandan beri, İsrailli liderler tekrar tekrar Filistinlilerin milli ihtiraslarını inkar etmeye kalkıştılar. Golda Meir’in başbakanken ‘Filistinli diye bir şey yoktur’deyişi ünlüdür. Radikal grupların uyguladığı şiddetin ve Filistin’deki nüfus artışının baskısı sonraki İsrail liderlerini Gazze Şeridi’nden çekilmeye ve başka toprak tavizlerini göz önüne almaya zorladı, lakin İzak Rabin bile Filistinlilere kendi ayakları üzerinde durabilecek bir devlet vermeye hazır değildi. Ehud Barak’ın Camp David’deki cömert olduğu zannedilen önerisi bile Filistinlilere İsrail’in de facto kontrolü altında silahsızlandırılmış bir dizi Bantustandan daha fazlasını vermeyecekti. Yahudi halkının trajik tarihi, ABD’yi İsrail ne yaparsa yapsın bugün onu desteklemek zorunda bırakmaz.

İsrail’in destekçileri onu her fırsatta barış arayan ve tahrik edildiğinde dahi kendini tutan bir ülke olarak da gösteriyorlar. Arapların ise, tam tersine, çok ahlaksızca hareket etmiş oldukları söyleniyor. Bununla beraber, İsrail’in sicilinin hasımlarından ayırd edilebilir bir yanı yok gibi gözüküyor. Ben Gurion, yaptıkları tecavüzlere direnen -Siyonistlerin Arap topraklarında kendi devletlerini kurmaya çalıştıkları düşünüldüğünde hemen hemen hiç şaşırtıcı değildir- Filistinlilere karşı ilk siyonistlerin iyiliksever olmaktan çok uzak olduklarını itiraf etti. Aynı şekilde, 1947-48’de İsrail’in kuruluşu, Yahudilerce işlenen infazlar, katliamlar, tecavüzler gibi etnik temizlik davranışlarını ihtiva etti. Ayrıca, İsrail’in bunu takip eden zaman içindeki davranışları da çok defa herhangi bir ahlaki üstünlük iddiasını yalanlayacak biçimde zalimce oldu. Örneğin, 1949 ile 1956 yılları arasında İsrail güvenlik güçleri sınırlarını ihlal eden ve büyük çoğunluğu silahsız olan 2700-5000 arası Arap’ı öldürdü. IDF, 1956 ve 1967 savaşlarında yüzlerce Mısırlı savaş tutsağını katlederken 1967’de 100.000-260.000 arası Filistinliyi yeni fethedilen Batı Şeria’dan, 80.000 Suriyeli’yi de Golan Tepelerinden sürdü.

Birinci intifada esnasında IDF, askerlerine coplar dağıttı ve onları Filistinli protestocuların kemiklerini kırmaya teşvik etti. Save Children’in İsveç şubesinin tahminine göre intifadanın ilk iki yılında 23.600-29.900 arası çocuk dayak yaralanması nedeniyle tedaviye muhtaç hale geldi. Bu çocukların neredeyse bir bölü üçü on veya onun altı yaşlardaydı. Ha’aretz’i, IDF’nin verimliliği huşu uyandıran fakat şok edici bir ölüm makinesine dönüşmekte olduğunu ilan etmeye sevk eden ikinci intifadaya verilen cevap daha da şiddetli oldu. IDF isyanın ilk günlerinde bir milyon mermi attı. O zamandan beri, ölen her İsrailli için, 3.4 Filistinli öldürüldü ve bunların çoğunluğu olayları seyretmekte olan masumlar oldu; öldürülen Filistinli çocukların İsrailli çocuklara oranı ise daha da yüksektir (5.7:1). Siyonistlerin İngilizleri Filistin’den çıkarmak için bombalı teröre başvurdukları ve bir zamanlar teröristken sonradan başbakan olan Yitzhak Shamir’in alenen ‘Ne Yahudi ahlakı ne de Yahudi geleneği bir savaş aracı olarak terörizmden yararlanmamıza mani değildir’ dediği de ayrıca akılda tutulmaya değerdir.

Filistinlilerin teröre başvurması yanlıştır, ama şaşırtıcı değildir. Filistinliler İsrail’i taviz vermeye zorlamak için başka hiç bir çarelerinin olmadığına inanmaktalar. Ehud Barak’ın bir defasında itiraf ettiği gibi, bir Filistinli olarak doğmuş olsaydı, o da ‘terörist bir örgüte katılırdı’.

Eğer ne stratejik ne de ahlaki argümanlar Amerika’nın İsrail’e olan desteğini açıklayamıyorsa, onu nasıl açıklayabiliriz?

Bunun izahı, ABD’deki İsrail lobisinin emsalsiz gücüdür. ‘Lobi’ kelimesini ABD dış politikasına İsrail yanlısı bir yön vermek için aktif bir şekilde çabalayan birey ve örgütlerin dağınık koalisyonunu kısaca ifade etmek için kullanıyoruz. Bunu söylerken, ‘Lobi’nin merkezî bir lider kadrosu olan birleşik bir hareket olduğunu veya onun içindeki bireylerin bazı meselelerde anlaşmazlığa düşmediğini iddia etmek istemiyoruz. Amerika Yahudilerinin tamamı Lobi’nin parçası değildir, zira bir çokları için İsrail o kadar da önemli bir mesele değildir. Örnek vermek gerekirse, 2004 yılında yapılan bir ankette Amerikan Yahudilerinin yaklaşık yüzde 36’sı duygusal olarak İsrail’e ya çok fazla bağlı olmadığını ya da hiç bağlı olmadığını söylemiştir.

Amerikan Yahudileri İsrail’le ilgili spesifik politikalarda da birbirinden farklı fikirlere sahiptir. Lobi’deki Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi (the American-Israel Public Affairs Committee-AIPAC) ve Önemli Yahudi Örgütleri Başkanları Konferansı (the Conference of Presidents of Major Jewish Organizations) gibi önemli örgütlerin bir çoğu Oslo barış sürecine karşı olması da dahil olmak üzere Likud Partisi’nin yayılmacı politikalarına genellikle destek veren müfrit grupların kontrolündedir. Amerikan Yahudiliğinin büyük kısmı ise, bu arada, Filistinlilere taviz vermeye daha meyillidir ve bazı gruplar (örneğin Jewish Voice for Peace) bu tür adımlar atılmasını şiddetle savunmaktadır. Bu farklılıklara rağmen, hem ılımlılar hem de müfritler İsrail’in sadakatle desteklenmesinden yanadırlar.

Amerikalı Yahudi liderlerin kendi eylemlerinin İsrail’in hedefleriyle uyumlu olup olmadığından emin olmak amacıyla İsrailli yetkililerle istişarelerde bulunması hiç
şaşırtıcı değildir. Şu sözler önemli bir Yahudi örgütünün bir aktivistine aittir: ‘Şunu söylemek bizim için rutin bir şeydir: “Bu konu üzerinde bizim politikamız budur, ama İsraillilerin ne düşündüğünü kontrol etmemiz gerekir”. Biz bir cemaat olarak bunu her zaman yaparız.’ İsrail’in takip ettiği politikaları eleştirmeye karşı güçlü bir önyargı vardır ve İsrail’e baskı yapmak usüle aykırı kabul edilir. Dünya Yahudi Kongresi’nin lideri Edward Bronfman Sr, 2003 ortalarında başkan Bush’u İsrail’i tartışmalı ‘güvenlik duvarı’nın inşasını durdurmaya ikna etmesi için teşvik eden bir mektup yazdığında, hainlikle suçlanmıştı. Onu eleştirenler şöyle dediler: Dünya Yahudi Kongresi başkanının İsrail’in savunduğu politikalara direnmesi için ABD başkanı nezdinde lobi yapması ağza alınamaz bir şeydir.

Benzer bir şekilde, İsrail Politika Forum başkanı Seymour Reich Kasım 2005’de Condoleezza Rice’a İsrail’den Gazze Şeridi’ndeki kritik bir sınır geçiş noktasını tekrar açmasını istemesini tavsiye ettiğinde, bu davranış ‘sorumsuz’ olmakla suçlanarak kınandı. Muhalifleri söyle dediler: ‘Yahudilerin ana görüşünde İsrail’in güvenlikle ilgili politikalarını aktif bir şekilde tedkik etmenin kesinlikle hiç bir yeri yoktur.’ Bu saldırılardan çekinen Reich, sözkonusu İsrail olduğunda, “baskı” kelimesinin onun kelime dağarcığında bulunmadığını ilan etti.

Amerikan Yahudileri ABD dış politikasına tesir edebilmek için hayranlık uyandıran bir örgütler dizisi kurdular. Bunlar arasında en güçlüsü ve en iyi tanınanı AIPAC’tır. 1997’de Fortune dergisi kongre üyelerinden ve onların personellerinden Washington’daki en güçlü lobileri sıralamalarını istedi. AIPAC, Amerikan Emekliler Derneği (the American Association of Retired People)nin ardından ikinci sırada yer aldı, ama AFL-CIO’nun ve Ulusal Silah Derneği (National Rifle Association)nin önündeydi. National Journal tarafından yapılan bir çalışma da benzer bir sonuca vardı ve Washington’un en güçlüleri sıralamasında AIPAC’ı ikinci sıraya koydu.

Lobi, Gary Bauer, Jerry Falwell, Ralph Reed, Pat Robertson, Dick Armey, Tom Delay (sayılan isimlerin son ikisi Temsilciler Meclisi’nde çoğunluk liderliği yapmıştır) gibi önemli Hristıyan evanjeliklerini de içermektedir. Bütün bu kişiler İsrail’in yeniden doğuşunun İncil’deki kehanetin gerçekleşmesi olduğuna inanmakta ve İsrail’in yayılmacı gündemini desteklemektedir; bunun aksini yapmak onların inancına göre Tanrı iradesine karşı gelmektir. John Bolton, Wall Street Journal’ın eski editörü Robert Bartley, eski eğitim bakanı William Bennett, eski BM büyükelçisi Jeane Kirkpatrick ve etkili köşe yazarı George Will gibi Yahudi olmayan yeni-muhafazakarlar da sadık destekçiler arasındadır.

ABD’deki yönetim biçimi aktivistlere politika sürecini etkilemek için bir sürü yol sunmaktadır. Çıkar grupları seçilmiş temsilciler ve yürütme organı üyeleri nezdinde lobi faaliyetinde bulunabilirler, kampanyalara katkıda bulunurlar, seçimlerde oy kullanırlar, kamuoyunu biçimlendirmeye çalışırlar vb. Toplumun çoğunluğunun umurunda olmayan bir meseleye kendilerini adadıklarında orantısız miktarda nüfuz sahibi olmaktadırlar. Politika yapıcıları, sayıları küçük bile olsa meseleyi umursayanları memnun etmeye çalışacaktır, çünkü bunu yaptıkları için nüfusun geri kalanı tarafından cezalandırılmayacaklarından emindirler.

İsrail Lobisi temel çalışmalarında çiftçiler lobisinden, çelik ya da tekstil işçileri sendikasından veya diğer etnik lobilerden hiç de farklı değildir. Amerikan Yahudilerinin ve onların Hrıstıyan müttefiklerinin ABD dış politikasını etkilemeye çalışmasında uygunsuz olan hiç bir şey yoktur: Lobi’nin aktiviteleri Protocols of the Elders of Zion gibi broşürlerde resmedilen türden bir komplo değildir. Onu oluşturan birey ve gruplar, çoğu zaman, diğer özel çıkar grupları ne yapıyorsa sadece onu yapıyorlar, ama diğerlerinden çok daha iyi yapıyorlar. Arap yanlısı çıkar grupları ise, bunun tam aksine, var olsalar dahi zayıftırlar ve bu İsrail lobisinin işini daha da kolaylaştırmaktadır.

Lobi, iki ana strateji takip etmektedir. Birincisi, Washington’daki önemli nüfuzunu kullanarak hem kongreye hem de yürütme organına baskı uygulamaktadır. Bir yasa koyucu veya politika yapıcının kendi görüşleri ne olursa olsun, Lobi İsrail’i desteklemeyi onun gözünde ‘akıllı’ tercih yapmaya çalışmaktadır. İkinci olarak, Lobi kamusal söylemin İsrail’i olumlu bir şekilde tasvir etmesini temin etmeye çalışır. Bu amaçla İsrail’in kuruluşuyla ilgili efsaneleri sık sık tekrar eder ve politika tartışmalarında İsrail’in bakış açısını destekler. Hedef, eleştirel görüşlerin siyasi arenada tarafsız bir şekilde dinlenip adil yargılanmasını önlemektir. Tartışmayı kontrol etmek Amerika’nın İsrail’e olan desteğini garantiye almak için elzemdir, zira ABD-İsrail ilişkileri hakkında yapılacak samimi, dürüst ve tarafsız bir tartışma Amerikalıların daha farklı bir politikayı tercih etmesine neden olabilir.

Lobi’nin etkinliğinin temel dayanaklarından biri, İsrail’in neredeyse eleştiriden muaf olduğu Kongre’de sahip olduğu nüfuzdur. Bu başlı başına sözü edilmeye değer bir şeydir, çünkü kongrenin tartışmalı meselelerden çekindiği çok ender görülür. İsrail’in söz konusu olduğu yerlerde ise, potansiyel muhaliflerin ağzını bıçak açmaz. Bunun bir nedeni bazı önemli üyelerin Hristıyan Siyonist olmasıdır. Bunlardan biri olan Dick Armey Eylül 2002’de şöyle söylemişti: ‘Benim dış politikadaki birinci önceliğim İsrail’i korumaktır.’ Herhangi bir kongre üyesi için bir numaralı önceliğin Amerika’yı korumak olacağını düşünebiliriz. ABD dış politikasının İsrail’in çıkarlarını desteklemesini sağlamak için çalışan Yahudi senatörler ve kongre üyeleri de vardır.

Lobi’nin gücünün bir diğer kaynağı İsrail yanlısı kongre çalışanlarından yararlanılmasıdır. APIAC’ın eski başkanlarından Morris Amitay bir defasında şu itirafı yapmıştı: ‘Kongre çalışanları arasındaYahudi kökenli olan ve bazı meselelere Yahudi oluşları açısından bakmaya hazır olan bir sürü adam var. Bütün bu insanlar bu alanlarda senatörler için karar verebilecek pozisyondalar. Sadece personel seviyesinde bile bir çok şey yaptırabilirsiniz.’

Bununla beraber, Lobi’nin kongredeki etkisinin çekirdeğini AIPAC’ın kendisi oluşturur. AIPAC’ın başarısı kendi gündemini destekleyen yasama üyeleri ve kongre adaylarını ödüllendirebilme, karşı çıkanları ise cezalandırabilme yeteneğinden kaynaklanmaktadır. ABD seçimleri için para (lobici Jack Abramoff’un gizli ilişkileri hakkında patlak veren skandalın bize hatırlattığı gibi) kritik bir unsurdur ve APIAC, dostlarının çok sayıdaki İsrail yanlısı siyasal hareket komitelerinden destek almasını sağlamaktadır. İsrail’e düşman olarak görülen herhangi bir kişi AIPAC’ın, seçim bağışlarını siyasal rakiplerine yönlendireceğinden emin olabilir. AIPAC, ayrıca, mektup yazma kampanyaları da örgütlemekte ve gazete editörlerini İsrail yanlısı adayları desteklemeye teşvik etmektedir.

Bu taktiklerin etkililiği hakkında hiç şüphe yoktur. İşte size bir örnek: 1984 seçimlerinde AIPAC Illiones’ten senatör Charles Percy’nin mağlup edilmesine katkıda bulundu. Lobi’nin önemli bir üyesine göre, bu kişi, lobinin endişelerine karşı kayıtsızlık, hatta husumet göstermişti. O sırada AIPEC’in başkanlığını yürüten Thomas Dine ne olup bittiğini şöyle açıkladı: ‘Baştan başa bütün Amerika’daki Yahudiler Percy’yi yerinden etmek için toplandı ve Amerikan politikacıları-hem şu anda kamusal vazifesi olanlar hem de böyle bir mevkiye gelmek isteyenler- mesajı aldı.’ AIPAC’ın etkisi daha da ilerilere gitmektedir. Eski bir AIPAC personeli olan Douglas Bloomfield’e göre Kongre üyelerinin ve Kongre personelinin bilgiye ihtiyaç duyduklarında Kongre Kütüphanesi (Library of Congress) Kongre Araştırma Dairesi (the Congressional Research Service), komite çalışanları veya idare uzmanlarından önce, gerekli bilgiyi ilk AİPAC’tan istemeleri çok rastlanan bir şeydir. Daha önemlisi, Bloomfield, AIPAC’tan sıklıkla konuşma metinleri hazırlamasının, yasalar üzerinde çalışmasının, takip edilecek taktiklerle ilgili tavsiyede bulunmasının, araştırma yapmasının, sponsorlar bulmasının ve oyları tanzim etmesinin istendiğini kaydetmektedir.

Özetlemek gerekirse, yabancı bir devletin fiilen temsilciliğini yapan AIPAC Kongre’de boğucu bir hakimiyete sahiptir ve bunun sonucu olarak ABD’nin İsrail’e yönelik politikası, bu politikanın bütün dünya için önemli sonuçları olsa dahi, Kongre’de tartışılamamaktadır. Başka bir deyişle, yönetimin üç ana organından biri İsrail’i desteklemeye sıkı sıkıya bağlıdır. Demokrat partili eski bir senatörün görevden ayrıldıktan sonra kaydettiği gibi, ‘AIPAC’ın size verdiğinden başka bir İsrail politikanızın olması mümkün değildir.’ Ya da bir defasında Ariel Sharon’un Amerikalı dinleyicilerine söylediği gibi, İsrail’e yardım etmenin en kolay yolu AIPAC’a yardım etmektir.

Kısmen Yahudi seçmenlerin başkanlık seçimlerindeki tesirinden dolayı, Lobi’nin yürütme organı üzerinde de önemli bir nüfuzu vardır. Yahudiler, nüfusun yüzde 3’ünden daha azını oluşturdukları halde, her iki partiden adaylara da seçim kampanyaları için büyük bağışlarda bulunmaktadırlar. Washington Post bir defasında, Demokrat Parti başkan adaylarının seçim için gerekli olan paranın yüzde 60 kadarı için Yahudi destekçilere dayandıkları tahmininde bulunmuştu. Yahudi seçmenler arasında seçime katılma oranı yüksek olduğu için ve bu insanlar California, Florida, Illinois, New York ve Pensilvanya gibi önemli eyaletlerde yoğunlaştıkları için, başkan adayları onları kızdırmamak maksadıyla her çareye başvurmaktadır.

Lobi’deki önemli örgütler İsrail’i eleştiren kimselerin önemli dış politika görevlerine gelmesini engellemeyi kendileri için vazife bilmektedir. Jimmy Carter George Ball’ı dışişleri bakanı yapmak istemişti, ama onun İsrail’i eleştiren biri olarak görüldüğünü ve Lobi’nin böyle bir atamaya karşı çıkacağını biliyordu. Bu şekilde, dış politika yapımında görev almak isteyenler İsrail’in açık destekçisi olmaya teşvik edilmektedir ve bundan dolayı İsrail’in politikalarını alenen eleştirenler artık dış politika çevrelerinde nesli tükenme tehdidi altında olan bir hayvan türü gibi az rastlanır hale gelmiştir.

Howard Dean ABD’yi Arap-İsrail çatışmasında daha tarafsız bir rol oynamaya davet ettiğinde Senator Joseph Lieberman onu İsrail’i satmakla suçladı ve kullandığı ifadenin ‘sorumsuzca’ olduğunu söyledi. Temsilciler Meclisi’ndeki Demokratların neredeyse hepsi onun sözlerini eleştiren bir mektuba imza attılar. Chicago Jewish Star’ın bildirdiğine göre meçhul saldırganlar ülkedeki Yahudi liderlerinin elektronik posta adreslerini Dean’ın İsrail için bir şekilde kötü olacağı uyarısını (çok fazla kanıt göstermeden) yapan mesajlarla tıkıyorlardı.

Bu endişe anlamsızdı; gerçekte, Dean İsrail hakkında çok şahindir: onun kampanya başkan yardımcısı AIPAC’ın eski başkanlarındandı. Ayrıca, Dean Orta Doğu hakkında kendi fikirlerinin daha ılımlı bir örgüt olan Hemen Barış İsteyen Amerikalılar (Amerikans for Peace Now)dan ziyade AIPAC’ın fikirlerini yansıttığını söyledi. Sadece, ‘tarafları bir araya getirmek için’ Washington’un dürüst bir arabulucu gibi hareket etmesini önermişti. Bu hemen hemen hiç radikal bir fikir değildir, ama Lobi tarafsızlığı bile hoşgörmez.

Clinton yönetimi sırasında Orta Doğu politikası İsrail’le ya da önde gelen İsrail yanlısı örgütlerle yakın bağları olan yetkililerin elindeydi; AIPAC’ın eski araştırma direktör yardımcısı ve İsrail yanlısı Washington Institute for Near Eastern Policy (WINEP)nin kurucularından Martin Indyk, 2001’de hükümetten ayrıldıktan sonra WINEP’e katılan Dennis Ross ve geçmişte İsrail’de yaşamış olan ve sık sık da bu ülkeyi ziyaret eden Aaron Miller bunlar arasındadır. Bu insanlar Temmuz 2000’deki Camp David zirvesinde Clinton’un en yakın danışmanları arasındaydı. Üçünün de Oslo barış sürecini desteklemesine ve bir Filistin devletinden yana olmasına rağmen, bütün bunları İsrail için kabul edilebilir sınırlar içinde yaptılar. Amerikan delegasyonu ipuçlarını Ehud Barak’tan aldı, müzakere pozisyonlarını İsrail’le önceden koordine etti ve bağımsız önerilerde bulunmadı. Bu nedenle Filistinli müzakerecilerin (biri İsrail bayrağı, diğeriyse Amerikan bayrağı taşıyan) iki İsrail heyetiyle birden müzakere ediyor olmaktan şikayet etmeleri hiç şaşırtıcı olmadı.

Bu durum, saflarında Elliot Abrams, John Bolton, Douglas Feith, I. Lewis (‘Scooter’) Libby, Richard Perle, Paul Wolfowitz ve David Wurmser gibi İsrail davasının ateşli savunucularını barındıran Bush yönetiminde daha da belirgindir. Göreceğimiz gibi, bu görevliler İsrail’in savunduğu ve Lobi’deki örgütlerin desteklediği politikaları istikrarlı bir biçimde ileri sürmektedirler.

Gayet tabidir ki Lobi, açık bir tartışma istememektedir, zira böyle bir şey, Amerikalıları İsrail’e verdikleri desteğin seviyesini sorgulamaya sevk edebilir. Bu yüzden, İsrail yanlısı örgütler kamuoyunu biçimlendirmede en faal kurumları etki altına almak için sıkı çalışmaktadır.

Lobi’nin perspektifi medyada hakim durumdadır: Gazeteci Eric Alterman, Orta Doğu uzmanları arasındaki tartışmanın İsrail’i eleştirmeyi hayal dahi edemeyen kişilerin hakimiyetinde olduğunu yazmakta ve İsrail’i kayıtsız şartsız destekleyeceğinden emin olunabilecek 61 köşe yazarı ve yorumcunun ismini vermektedir. Buna karşılık, İsrail’in hareketlerini tutarlı olarak eleştiren ve Arapların pozisyonunu benimseyen yalnızca beş uzman bulabildi. Zaman zaman gazeteler misafir yazarlar tarafından kaleme alınmış İsrail politikasına karşı çıkan yazılar neşrediyor olsa da denge açık bir şekilde İsrail’den yanadır. ABD’deki önde gelen herhangi bir haber mahrecinin böyle bir şey yayımlamasını hayal etmek zordur.

Robert Bartley bir defasında ‘Shamir, Sharon, Bibi-bu adamlar ne isterse istesin, bana uyar,’ demişti. Onun gazetesi the Wall Street Journal’ın, düzenli olarak Chicago Sun-Times ve Washington Times gibi önde gelen diğer gazetelerle beraber, İsrail’i şiddetle destekleyen başyazılar yayımlaması hiç de şaşırtıcı değildir. Commentary, the New Republic and the Weekly Standard gibi dergiler her fırsatta İsrail’i müdafaa etmektedirler.

Arada sırada İsrail politikalarını eleştirmesine, bazen de Filistinlilerin meşru şikayetleri olduğunu kabul etmesine rağmen, yine de tarafsız olmayan the New York Times gibi gazetelerin yönetiminde de benzeri bir önyargı mevcuttur. Gazetenin eski yönetici editörü Max Frankel anılarında kendi kişisel tutumunun yazı işleriyle ilgili aldığı kararlar üzerindeki etkisini itiraf etmektedir: ‘ İsrail’e, açıkça söylemeye cesaret edebildiğimden çok daha fazla bağlıydım… İsrail hakkında sahip olduğum bilginin ve oradaki dostluklarımın verdiği kuvvetle Orta Doğu ile ilgili başyazılarımızın çoğunu bizzat kendim yazdım. Yahudi okuyuculardan daha çok Arapların fark ettiği gibi, bu yazıları İsrail yanlısı bir perspektiften yazdım.’

Yeni haberler daha tarafsız bir dille veriliyor. Bu, kısmen muhabirlerin objektif olmaya çalışmaları yüzündendir, ama bunun bir diğer nedeni İsrail’in sahadaki hareketlerini kabul etmeden İşgal Altındaki Topraklar’daki olaylar hakkında haber vermenin zor oluşudur. üstünü örtmek zor olduğu için, yeni haberler daha tarafsız. Lobi menfi haberleri engellemek için mektup yazma kampanyaları, gösteriler ve içeriğinin İsrail karşıtı olduğunu düşündüğü haber mahreçlerini hedef alan boykotlar düzenlemektedir. Bir CNN yöneticisi bazen tek bir günde bir haber hakkında şikayette bulunan 6000 e-mail mesajı aldığını söyledi. Mayıs 2003’te İsrail yanlısı Amerika’da Orta Doğu Hakkında Doğru Haber Verme Komitesi (Committee for Accurate Middle East Reporting in America-CAMERA) 33 şehirde Ulusal Devlet Radyosu (National Public Radio-NPR) istasyonlarının çevresinde gösteriler düzenledi; ayrıca Orta Doğu hakkında verdiği haberler İsrail’e daha sempatik bir çizgiye gelinceye kadar NPR’ye destek verilmemesi için bu kuruluşa yardım yapan kimseleri ikna etmeye çalıştı. Söylendiğine göre, Boston’un NPR istasyonu, WBUR, bu çabaların sonucu 1 milyon dolardan fazla gelir kaybetti. NPR yaptığı Orta Doğu yayınlarının kurum içinde denetlenmesini ve daha fazla gözetime tabi tutulmasını talep eden kongredeki İsrail dostlarından da baskı gördü.

İsrail tarafı hem kamuoyunu hem de takip edilen politikaları biçimlendirmede önemli rol oynayan düşünce kuruluşlarında da hakim durumdadır. 1985’de Martin Indyk WINEP’in kurulmasına yardım ettiğinde Lobi kendi düşünce kuruluşuna kavuşmuş oldu. WINEP, her ne kadar İsrail’le arasındaki bağları önemsemeyerek Orta Doğu meseleleri üzerine ‘dengeli ve gerçekçi’ bir perspektif sunduğunu iddia ediyor olsa da İsrail’in gündemini savunmaya derinden bağlı kimseler tarafından finanse edilmekte ve yönetilmektedir.

Bununla beraber, Lobi’nin etkisi WINEP’in çok ötesine uzanmaktadır. Son 25 yıl içerisinde İsrail yanlısı güçler, the American Enterprise Institute, the Brooking Institution, the Center for Security Policy, the Foreign Policy Research Institute, the Heritage Foundation, The Hudson Institute, the Institute for Foreign Policy Analysis ve Jewish İnstitute for National Security Affairs (JINSA) gibi düşünce kuruluşlarında etkili bir mevcudiyet tesis etti. Bu düşünce kuruluşları ABD’nin İsrail’e olan desteğine muhalif kimseleri çok ender istihdam etmektedir.
Brooking Institution’a bir bakalım. Uzun yıllar boyunca, onun Orta Doğu uzmanı tarafsızlığıyla haklı olarak ün sahibi eski bir NSC görevlisi olan William Quandt’dı. Bugün ise Brooking’in yayını Amerikalı Yahudi bir iş adamı ve ateşli bir siyonist olan Haim Saban’ın finanse ettiği Saban Orta Doğu Çalışmaları Merkezi vasıtasıyla yapılmaktadır. Bu araştırma merkezinin direktörü her yerde hazır ve nazır olan Martin Indyk‘tır. Bir zamanların tarafsız politika enstitüsü şimdi İsrail yanlısı koronun bir parçası durumundadır.

Lobi’nin en fazla zorlandığı nokta üniversite kampüslerindeki tartışmayı bastırmak olmuştur. 1990’larda Oslo barış süreci yoluna girmişken İsrail’e dönük sadece hafif eleştiriler vardı, fakat Oslo’nun bir netice vermeden son bulması ve Sharon’un iktidara gelmesinden sonra eleştirilerin dozu arttı; 2002 baharında IDF Batı Şeria’yı yeniden işgal ettiğinde ve ikinci intifadayı bastırmak için çok büyük kuvvetler kullandığında eleştiriler iyice gürültülü hale geldi.

Lobi ‘kampüsleri geri almak için’ hemen harekete geçti. İsrailli konuşmacıları Amerikan kampüslerine getiren the Caravan for Democracy gibi gruplar türedi. Jewish Council for Public Affairs and Hillel gibi eski grupların da katılımıyla, o sıralar İsrail davasını savunmaya çabalayan çok sayıda kuruluşu koordine etmek için yeni bir grup, the Israel on Campus Coalition, kuruldu. Son olarak, ‘kampüslerde İsrail yanlısı ulusal mesaiye iştirak eden öğrencilerin sayısını önemli ölçüde arttırmak’ amacıyla AIPAC üniversite aktivitelerini izlemeye ve genç taraftarlarını eğitmeye dönük programlara harcadığı parayı üç katından fazla arttırdı.

Lobi profesörlerin ne yazdığını ve ne öğrettiğini de izlemektedir. Hararetli İsrail yandaşı iki yeni-muhafazakar, Martin Kramer ve Daniel Pipes, Eylül 2002’de şüpheli akademisyenler hakkında dosyalar sergileyen ve öğrencileri İsrail’e karşı düşmanlık olarak telakki edilebilecek sözlerin veya davranışların ihbar edilmesine teşvik eden bir internet sitesi (Campus Watch) kurdular. Bilim adamlarını kara listeye almaya ve onlara gözdağı vermeye dönük bu teşebbüs sert bir reaksiyonun doğuşuna neden olduğu için Pipes ve Kramer sonradan bu dosyaları kaldırdılar, ama internet sitesi, öğrencileri ‘İsrail karşıtı’ faaliyetleri ihbar etmeye hala davet etmektedir.

Lobi içerisindeki gruplar belirli akademisyenlere ve üniversitelere baskı yapmaktadır. Hiç kuşkusuz ki, son zamanlarda kadrosunda Edward Said’in bulunması nedeniyle, Columbia sık sık bu grupların hedefi oldu. Okulun eski müdürü Jonathan Cole şöyle demektedir: ‘Şundan emin olabilirsiniz ki seçkin edebiyat eleştirmeni Edward Said’in Filistin halkının lehine alenen yapacağı her açıklama, bizden onu kınamamızı ve onu ya cezalandırmamızı ya da işten atmamızı isteyen yüzlerce e-mail, mektup, gazete yazısına neden olacaktır.’ Columbia, tarihçi Raşit Halidi’yi Chicago’dan transfer ettiğinde, aynı şey yaşandı. Bu, bir kaç yıl sonra Halidi’yi Columbia’dan kapmayı düşündüğünde Princeton’un da karşılaşacağı bir problemdi.

Akademiyi inzibat altına alma çabasının klasik bir örneği 2004’ün sonlarına doğru David Project, Columbia’nın Orta Doğu Çalışmaları programındaki öğretim üyelerini anti-semitist olmakla ve İsrail’i destekleyen Yahudi öğrencilere gözdağı vermekle itham eden bir film yaptığı zaman gerçekleşti. Columbia ağır biçimde azarlandı, fakat suçlamaları araştırmakla görevlendirilen öğretim üyelerinden oluşmuş bir komite anti-semitizm iddialarını doğrulayacak hiç bir kanıt bulamadı; muhtemelen fark edilmeye değer tek olay bir profesörün öğrencilerden birinin sorusuna ‘öfkeyle cevap vermesi’ydi. Komite söz konusu akademisyenlerin bizzat kendilerinin alenen yapılan bir gözdağı verme kampanyasının hedefi olduğunu da ayrıca keşfetti.

Bütün bunların belki de en rahatsız edici yanı, Yahudi grupların Kongre’yi profesörlerin ne söylediklerini izleyecek mekanizmalar kurmaya sevk etme çabaları oldu. Eğer bunu geçirmeyi başarırlarsa, İsrail karşıtı bir önyargıya sahip olduğu yargısına varılan üniversitelere federal yardım verilmeyecektir. Bu çabalar henüz başarıya ulaşmadı, ama bütün bunlar tartışmayı kontrol etmeye verilen önemin bir göstergesidir.

Son zamanlarda bir grup hayırsever Yahudi, kampuslerdeki İsrail dostu bilim adamlarının sayısını arttırmak için İsrail Çalışmaları programlarını (zaten mevcut olan aşağı yukarı 130 Yahudi Çalışmaları programlarına ek olarak) kurdu. Mayıs 2003’de New York Üniversitesi Taub İsrail Çalışmaları Merkezi’nin kurulduğunu ilan etti; Berkeley, Brandeis ve Emory’de de benzer programlar kuruldu. Akademik yöneticiler eğitimsel değerlerini vurgulasa da gerçek şu ki bu programlar büyük ölçüde İsrail’in imajını desteklemek için kuruldular. Taub Vakfı’nın başkanı Fred Laffer New York’taki merkezi bu üniversitenin Orta Doğu programlarında hakim olduğunu düşündüğü ‘Arap bakış açısı’nı dengelemeye yardım etmesi gayesiyle Taub Vakfı’nın finanse ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Lobi’nin en güçlü silahlarından biri incelenmeden onun hakkında yapılacak bir tartışma tamamlanmış sayılmayacaktır: anti-semitizm suçlaması. İsrail’in hareketlerini eleştirenler veya İsrail yanlısı grupların ABD’nin Orta Doğu politikası üzerinde önemli etkisi (AIPAC’ın övdüğü bir etkidir bu) olduğunu iddia edenler anti-semitist diye damgalanma tehdidi altındadır. Aslında, İsrail medyasının Amerika’daki ‘Yahudi Lobisi’nden bahsetmesine rağmen, herhangi bir kimse yalnızca bir İsrail Lobisi’nin var olduğunu iddia ettiği zaman bile anti-semitistlikle suçlanma riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Başka bir deyişle, Lobi önce kendi nüfuzuyla övünmekte, sonra da ona dikkat çeken herkese saldırmaktadır. Bu çok etkili bir taktiktir: Anti-semitizm kimsenin suçlanmak istemediği bir şeydir.

Avrupalıların İsrail’in politikalarını eleştirmeye Amerikalılardan daha istekli olması bazıları tarafından Avrupa’da anti-semitizmin yeniden dirilmesiyle açıklanmaktadır. ABD’nin AB nezdindeki büyükelçisi 2004’ün başlarında söyle söyledi: ‘Öyle bir noktaya varmaktayız ki 1930’lar kadar kötü.’ Anti-semitizmi ölçmek karmaşık bir mesele olsa da kanıtların ağır basan tarafı yukarıda iddia edilenin tam tersi istikameti göstermektedir. 2004 baharında Avrupa’da anti-semitizm olduğuna dair suçlamalar Amerika’da çok yaygınken, Avrupa kamuoyu hakkında ABD’de üslenen Anti-Defamation League ve Pew Research Center isimli merkezler tarafından ayrı ayrı yapılan çalışmalar, gerçekte anti-semitizmin Avrupa’da azalmakta olduğunu gösterdi. 1930’larda, bunun tam tersine, anti-semitizm yalnızca bütün sınıflardan Avrupalılar arasında yaygın değil, aynı zamanda gayet kabul edilebilir bir şeydi.

Lobi ve onun dostları Fransa’yı sık sık Avrupa’daki en anti-Semitik ülke olarak göstermektedir. Lakin, 2003’de Fransız Yahudi cemaatinin lideri Fransa’nın Amerika’dan daha anti-semitik olmadığını söyledi. Ha’aretz’de son zamanlarda çıkan bir makaleye göre Fransız polisi anti-semitik olayların 2005 yılında neredeyse yüzde 50 azaldığını bildirdi; ve bu Fransa’nın Avrupa’da en kalabalık müslüman nüfusu barındıran ülke olmasına rağmen gerçekleşti. Son olarak, geçen ay Paris’te bir Fransız Yahudisi müslümanlardan oluşan bir çete tarafından öldürüldüğünde on binlerce gösterici anti-semitizmi kınamak için sokaklara döküldü. Bir dayanışma gösterisi olmak üzere hem Jacques Chirac hem de Dominique de Villepin kurbanın cenaze törenine katıldı.

Avrupalı Müslümanlar arasında anti-semitizmin var olduğunu kimse inkar etmez. Bu anti-semitizm kısmen İsrail’in Filistinlilere yaptığı muameleden kaynaklanıyor olsa da, bir dereceye kadar da düpedüz ırkçılıktır. Ama bu, bugünkü Avrupa’nın 1930’lardaki Avrupa’ya benzeyip benzemediğiyle çok az alakası olan ayrı bir konudur. Avrupa’nın yerlileri arasında hala bazı öldürücü anti-semistlerin var olduğunu (ABD’de olduğu gibi) da kimse inkar etmez, ama bunların sayısı azdır ve görüşleri Avrupalıların büyük çoğunluğu tarafından reddedilmektedir.

İsrail’in savunucuları, sadece iddia etmenin ötesine gitmeye zorlandıklarında, ‘yeni anti-semitizm’ diye bir şeyin var olduğunu ileri sürerler; aslında kastettikleri şey İsrail’in eleştirilmesidir. Başka bir deyişle, İsrail’in politikalarını tenkit ettiğinizde otomatik olarak anti-semitsiniz. Son zamanlarda, İngiltere Kilisesi’nin meclisi, İsraillilerin Filistinlilerin evlerini yıkmak için kullandıkları buldozerleri ürettiği gerekçesiyle Caterpillar Inc.’ı tecrit etmeyi kararlaştırdığında, Baş Haham bunun İngiltere’deki Yahudi-Hristıyan ilişkileri üzerinde olabilecek en olumsuz yankılar doğuracağından yakınırken, Haham Tony Bayfield, (Reform hareketinin başkanı) şunu söyledi: ‘Halk arasında anti-semitizmin eşiğine varan anti-siyonist tutumların ortaya çıktığı görülmektedir. Orta seviyedeki din adamları arasında bile görülen bu tutumlar bariz bir problem teşkil etmektedir.’ Halbuki, Kilise’nin tek suçu İsrail yönetiminin politikalarını protesto etmekti.

Ayrıca, İsrail’i eleştirenler onu adil olmayan bir standartla yargılamakla veya onun var olma hakkını sorgulamakla suçlanmaktadırlar. Ancak bunlar da uydurma suçlamalardır. İsrail’in Batılı muhalifleri onun var olma hakkını hemen hemen hiç sorgulamazlar: Onlar, İsraillilerin kendilerinin de yaptığı gibi, İsrail’in Filistinlilere karşı davranışlarını sorgulamaktadırlar. İsrail’in adilane yargılanmadığı da doğru değildir. İsrail’in Filistinlilere yaptığı muamele eleştiriye neden olmaktadır, çünkü insan haklarıyla ilgili yaygın kabul gören inanışlara, uluslararası hukuğa ve ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi ilkesine aykırıdır ve İsrail bu nedenden dolayı ağır eleştirilerle karşı karşıya kalan tek devlet değildir.

2001 sonbaharında ve özellikle 2002 baharında, Bush yönetimi İsrail’in İşgal Altındaki Topraklar’daki yayılmacı politikalarını durdurarak ve bir Filistin devletinin kuruluşunu savunarak Arap dünyasındaki Amerikan karşıtı hissiyatı azaltmayı ve el-Kaide gibi terörist gruplara verilen desteği zayıflatmayı denedi. Bush’un elinde çok önemli ikna vasıtaları vardı. İsrail’e yapılan ekonomik ve diplomatik yardımı azaltma tehdidinde bulunabilirdi ve böyle bir şey yaptığında Amerikan halkı hemen hemen kesinlikle onu desteklerdi. Mayıs 2003’de yapılan bir anket Amerikalıların yüzde 60’dan fazlasının ABD’nin anlaşmazlığın çözümüne dönük baskılarına karşı direndiği takdirde İsrail’e yapılan yardım yapılmamasına razı olduklarını ve bu oranın ‘siyasal olarak aktif’ kişiler arasında yüzde 70’e çıktığını bildirdi. Aslında, yüzde 73 ABD’nin her iki tarafı da desteklememesi gerektiğini söyledi.

Gene de, yönetim İsrail’in politikasını değiştiremedi ve en sonunda Washington kendini onu desteklerken buldu. Zaman içerisinde yönetim İsrailin kendi pozisyonunu haklı çıkarmak için ileri sürdüğü iddiaları da öyle benimsedi ki ABD’nin söylemi İsrail’in söylemininin bir kopyası olmaya başladı. 2003 yılının Şubat ayına gelindiğinde Washington Post’ un attığı bir başlık durumu çok iyi özetliyordu: ‘Bush ve Sharon’un Orta Doğu politikaları neredeyse birbirinin aynısı.’ Bu dönüşün ana nedeni Lobi‘ydi.

Hikaye 2001 eylülünün sonlarında Bush Sharon’a İşgal Altındaki Topraklar’daki hareketlerini dizginlemesi için ısrar etmeye başladığında başlar. Bush ayrıca Arafatın liderliğini ağır eleştirilere tabi tutuyor olmasına rağmen İsrail dışişleri bakanı Shimon Peres’in onunla görüşmesine izin vermesi için Sharon’a baskı da yaptı. Alenen bir Filistin devletinin kurulmasını desteklediğini bile söyledi. Bunun üzerine alarma geçen Sharon onu İsrail aleyhine Arapları yatıştırmaya çalışmakla suçlarken İsrail’in ‘Çekoslovakya olmayacağı’ uyarısını yaptı.

Söylendiğine gore, Bush Chamberlaine benzetilmekten dolayı kızgındı. Beyaz Saray basın sekreteri ise Sharon’un sözlerini ‘kabul edilemez’ diye nitelendirdi. Sharon sözde özür diledi, ancak yönetimi ve Amerikan halkını ABD ve İsrail’in terörizmin ortak tehdidi altında olduğuna ikna etmek için Lobi’yle çabucak güç birliğine gitti. İsrailli yetkililer ve Lobi temsilcileri Arafat ve Usame bin Laden arasında gerçekte hiç bir fark olmadığında ısrar ettiler: ABD ve İsrail’in Filistinlilerin seçilmiş liderini izole etmeleri ve onunla hiç bir işlerinin olmaması gerektiğini söylediler.

Lobi Kongre’de çalışmaya da başladı. 16 Kasım’da 89 senatör Bush’a onu Arafat’la görüşmeyi reddettiği için öven, ayrıca ABD’nin İsrail’in Filistinlilere kaşı misilleme yapmasını engellememesini talep eden bir mektup gönderdiler. ABD yönetiminin İsrail’in arkasında durduğunu alenen ifade etmesi gerektiğini yazdılar. New York Times’a göre, mektup iki hafta önce Amerikan Yahudi cemaatinin liderleri ve önemli senatörler arasında yapılan bir toplantıdan kaynaklanmıştı. Gazete, AIPAC’ın ‘mektup üzerine tavsiyeler de bulunmakta özellikle aktif’ olduğunu da ekliyordu.

Kasımın sonlarına gelindiğinde Tel Aviv ve Washington arasındaki ilişkiler oldukça iyileşmişti. Bu kısmen Lobi’nin çabalarının sayesindeydi. Ayrıca, Afganistan’daki ilk zaferin de bunda payı vardı, çünkü bu zafer el-Kaide’nin icabına bakılmasının Arap desteğini ne ölçüde gerektirdiğiyle ilgili algının değişmesini sağladı. Sharon Kasım ayı başlarında Beyaz Saray’ı ziyaret etti ve Bush’la dostane bir görüşme yaptı.

IDF Savunma Kalkanı Operasyonu’nu başlattıktan ve Batı Şeria’da Filistinlilerin yaşadığı önemli alanların neredeyse hepsinin kontrolünü yeniden eline aldıktan sonra Nisan 2002’de problem yine patlak verdi. Bush İsrail’in hareketlerinin ABD’nin İslam dünyasındaki imajını zedeleyeceğini ve terörizme karşı verilen savaşı zayıflatacağını biliyordu, bu nedenle Sharon’un saldırıları durdurmasını ve geri çekilmeye başlamasını talep etti. İki gün sonra, İsrail’den gecikme olmaksızın geri çekilmesini istediğini söyleyerek bu mesajın altını çizdi. O zamanlar Bush’un ulusal güvenlik danışmanı olan Condoleezza Rice muhabirlere şunu söyledi: ”Gecikme olmaksızın”gecikme olmaksızın demektir. Şu anda demektir.’ Aynı gün Colin Powell bütün tarafları savaşı durdurmaya ve müzakerelere başlamaya ikna etmek amacıyla Orta Doğu’ya gitmek üzere yola koyuldu.

İsrail ve Yahudi Lobisi harekete geçti. Başkan yardımcılığı dairesinde ve Pentagon’da çalışan İsrail yanlısı yetkililer, Robert Kagan ve William Kristol gibi yeni muhafazakar uzmanlarla beraber, suçu Powell’ın üzerine attılar. Onu ‘teröristler ve onlara karşı savaşanlar arasındaki ayrımı adeta ortadan kaldırmış olmak’la bile suçladılar. Bush’un kendisi Yahudi liderlerin ve Hristıyan evanjeliklerin baskısı altındaydı. Özellikle Tom DeLay ve Dick Armey İsrail’in desteklenmesi gerektiği konusunda sözlerini kimseden sakınmadılar. DeLay ve Senato azınlık lideri Trent Lott, Beyaz Saray’ı ziyaret ederek Bush’u vazgeçmesi için uyardılar.

Bush’un teslim olmakta olduğuna dair ilk işaret 11 Nisan’da-Sharon’a kuvvetlerini geri çekmesini söyledikten bir hafta sonra-Beyaz Saray sekreteri, başkanın Sharon’un bir ‘barış adamı’ olduğuna inandığını söylediğinde geldi. Powell’in başarısızlıkla sonuçlanan görevinden geri dönmesi üzerine Bush, bu ifadeyi alenen tekrar etti ve medya mensuplarına Sharon’un tamamen ve acilen geri çekilme çağrısına tatmin edici bir şekilde cevap verdiğini söyledi. Sharon böyle bir şey yapmamıştı, ancak Bush artık bunu bir mesele yapmak niyetinde değildi.

Bu arada, Kongre de Sharon’a arka çıkmak için harekete geçiyordu. 2 Mayıs’ta Kongre yönetimin itirazlarını yendi ve İsrail’e verilen desteği yeniden teyit eden iki karar geçirdi. (Senato’da yapılan oylamada 94 evet oyuna karşı 2 hayır oyu çıkarken, kararın Temsilciler Meclisi versiyonu 352’ye karşı 21 oyla kabul edildi.) İki karar da ABD’nin ‘İsrail’le dayanışma içerisinde olduğunu ve iki ülkenin, Temsilciler Meclisi kararından alıntı yapmak gerekirse, ‘şu anda terörizme karşı ortak mücadele içerisinde’ olduğunu tasdik ediyorlardı. Temsilciler Meclisi versiyonu terörizm probleminin merkezi bir parçası olarak gösterdiği Yaser Arafat’ın ‘teröre vermekte olduğu destek ve koordinasyonu’ da kınamaktaydı. Her iki karar da Lobi’nin yardımıyla yazılmışlardı. Bir kaç gün sonra, İsrail’e bilgi toplama vazifesiyle gönderilen iki partili bir kongre delegasyonu Arafat’la müzakere masasına oturması için ABD’nin yaptığı baskıya Sharon’un direnmesi gerektiğini ifade etti. 9 Mayıs’ta Temsilciler Meclisi tahsisat altkomitesi İsrail’e terörizmle mücadele etmesi için 200 milyon dolar ek yardım yapılmasını mütalaa etmek üzere toplandı. Powell yardım paketine karşı çıktı, ama Lobi onu destekledi ve Powell kaybetti.

Kısacası, Sharon ve Lobi ABD’nin başkanıyla kapıştılar ve zafer kazandılar. İsrail gazetelerinden Maariv’de çalışan bir gazeteci olan Hemi Shalov’un bildirdiğine göre Sharon’un yardımcıları Powell’ın başarısızlığı karşısında memnuniyetlerini gizleyemediler. ‘Sharon başkan Bush’un gözlerinin akını gördü ve ilk göz kırpan başkan oldu,’ diyerek övündüler. Fakat Bush’un yenilgiye uğratılmasında önemli rol oynayan Sharon veya İsrail değil, İsrail’in ABD’deki savunucularıydı.

O zamandan beri durum çok az değişti. Bush yönetimi Arafat’la muhatap olmayı bir daha asla kabul etmedi. Onun ölümünden sonra yeni Filistin lideri Mahmut Abbas’ı benimsediyse de ona yardım etmek için çok az şey yaptı. Sharon bir yandan Gazze’den çekilirken diğer yandan Batı Şeria’da yayılmaya devam etmeye dayalı tek taraflı bir çözümü Filistinlilere empoze etmeye dönük planını geliştirmeye devam etti. Sharonun staratejisi, Abbas’la müzakere etmeyi reddederek ve onun Filistin halkına somut faydalar sağlamasına imkan vermeyerek, Hamas’ın seçim zaferine doğrudan katkıda bulundu. Bununla beraber Hamas’ın iktidara gelmesiyle İsrail müzakere yapmamak için yeni bir bahaneye daha kavuşmuş oldu. Amerikan yönetimi Sharon’un (ve onun halefi olan Ehud Olmert’in) hareketlerini destekledi. Bush, İsrail’in İşgal Edilmiş Topraklar’da yaptığı tek taraflı ilhakları bile benimsedi. Böylece, Lyndon Johnson’dan bu yana bütün başkanların takip ettiği politikayı da tersine çevirmiş oldu.

ABD’li yetkililer İsrail’in bir kaç eylemine yumuşak eleştiriler yönelttiler, fakat kendi ayakları üzerinde durabilecek bir filistin devletinin kurulmasına yardımcı olmak için çok az şey yaptılar. Eski ulusal güvenlik danışmanı Brent Scowcroft Ekim 2004’te Sharon’un Bush’u küçük parmağına doladığını söyledi. Bush ABD’yi İsrail’den uzaklaştırmaya çalışırsa veya İsrail’in İşgal Altındaki Topraklar’daki hareketlerini bile eleştirirse, Lobi’nin ve onun Kongre’deki destekçilerinin öfkesiyle karşılaşması kesindir. Demokrat Parti’nin başkan adayları bunların hayatın gerçekleri olduğunu bilirler; John Kerry’nin 2004’te İsrail’e katışıksız destek gösterisinde bulunmak için elinden geleni yapmasının ve Hillary Clinton’un aynı şeyi bugün yapıyor oluşunun nedeni budur.

Lobi açısından, Filistinlilere karşı İsrail politikalarına olan ABD desteğini sürdürmek temel önemdedir, fakat Lobi’nin ihtirasları bu noktada bitmemektedir. Lobi, ayrıca ABD’nin İsrail’in hakim bölgesel güç olarak kalmasını da desteklemesini istemektedir. İsrail hükümeti ve ABD’deki İsrail yanlısı gruplar Amerikan yönetiminin Irak, Suriye ve İran’a karşı politikalarını olduğu kadar beraber Orta doğu’ya yeniden düzen vermeye yönelik büyük projesini de biçimlendirmek için birlikte çalıştılar.

İsrail’den ve Lobi’den gelen baskı, Mart 2003’teki Irak’a saldırma kararının arkasındaki tek faktör olmasa da önemli bir unsurdu. Bazı Amerikalılar bunun petrol için yapılan bir savaş olduğuna inanmaktalar. Halbuki bu iddiayı desteklemek için neredeyse hiç bir doğrudan kanıt yoktur. Bunun yerine, savaşı motive eden şey önemli ölçüde İsrail’i daha güvenli kılma arzusuydu. Condoleeza Rice’ın danışmanlarından Philip Zelikow(Dış İstihbarat Danışma Kurulu eski üyesi, 11 Eylül Komisyonu eski yetkili müdürü)a göre Irak’tan kaynaklanan ‘hakiki tehdit’ ABD’ye yönelik bir tehdit değildi. Zelikov Eylül 2002’de Virginia Universitesi’nde kendisini dinleyenlere, ‘dile getirilmeyen tehdit’in ‘İsrail’e karşı tehdit’ olduğunu söyledi. Amerikan hükümetinin kullandığı söylemde popüler olmadığından dolayı buna çok fazla dayanmak istemediğini de ekledi.

16 Ağustos 2002’de, yani Dick Cheney Veterans of Foreign Wars’a yaptığı sert bir konuşmayla savaş kampanyasını başlatmadan 11 gün önce, Washington Post ‘İsrail’in ABD yetkililerini Saddam Hüseyin’in Irak’ına karşı bir askeri saldırıyı geciktirmemeleri için sıkıştırmakta olduğunu’ bildirdi. Sharon’a göre, gelinen noktada İsrail ve ABD arasındaki stratejik koordinasyon ‘daha önce görülmemiş boyutlar’a ulaşmıştı ve İsrail istihbarat yetkilileri Washington’a Irak’ın kitle imha silahları hakkında korku verici bir dizi rapor vermişti. İsrailli emekli bir generalin sonradan ifade ettiği gibi, Amerikan ve İngiliz istihbaratlarının Irak’ın konvansiyonel olmayan kuvvetlerine dair kamuoyuna sunduğu resmin oluşturulmasında İsrail istihbaratının tam ortak olarak payı vardı.

Bush savaş için BM Güvenlik Konseyi’nden yetki istemeye karar verdiğinde İsrailli liderler derin bir endişeye kapıldılar; Saddam BM denetçilerinin Irak’a geri dönmelerine razı olduğunda bu endişe daha da arttı. Eylül 2002’de Shimon Peres medya mensuplarına Saddam’a karşı mücadelenin zorunlu olduğunu, zira denetimlerin ve denetçilerin temiz insanlar için iyi işe yaradığını, lakin sahtekar insanların denetimleri ve denetçileri kolaylıkla alt edebileceğini söyledi.

Aynı zamanda, Ehud Barak New York Times için yazdığı bir makalede o anda en büyük riskin hareketsiz kalmak olacağı uyasını yaptı. Onun başbakanlıktaki selefi olan Binyamin Netanyahu Wall Street Journal’da ‘Saddam’ı Devirme Davası’ başlığını taşıyan benzer bir yazı yayımladı. Gelinen noktada Saddamı’ın rejimini tasfiye etmekten başka hiç bir şeyin işe yaramayacağını beyan etti. ‘Saddam rejimine karşı önleyici bir saldırıyı desteklerken İsraillilerin büyük çoğunluğu adına konuştuğuna inandığını da ekledi. Son olarak, Şubat 2003’te Ha’aretz’in bildirdiğine göre, askeri ve siyasi liderlik Irak’ta bir savaşı çok arzulamaktaydı.

Bununla beraber, Netanyahu’nun belirttiği gibi, savaş arzusu sadece İsrail’in liderleriyle sınırlı değildi. Saddamı’ın 1990’da işgal ettiği Kuveyt’in haricinde İsrail hem siyasetçilerin hem de kamuoyunun savaştan yana olduğu tek ülkeydi. O zaman gazeteci Gideon Levy’nin söylediği gibi, İsrail liderlerinin savaşı koşulsuz olarak desteklediği ve başka hiçbir alternatif görüşün dile getirilmediği tek Batı ülkesiydi. Aslında, İsrailliler o kadar hevesliydiler ki Amerika’daki müttefikleri onlara kullandıkları söylemin ateşini azaltmalarını, aksi takdirde savaşın İsrail namına yapılacağı görüntüsünün ortaya çıkacağını söylemek zorunda kaldılar.

ABD içerisinde, savaşın arkasındaki başlıca itici güç, bir çoğu Likud partisiyle bağlantılı olan küçük bir yeni-muhafazakarlar güruhu olsa da Lobi’nin önde gelen örgütlerinin liderleri seferberliğe iştirak ettiler.The Forward, Başkan Bush Irak’taki savaşı pazarlamaya çalışırken, Amerika’nın en önemli Yahudi örgütlerinin onu savunmak için tek vücut olduklarını, cemaatin liderlerinin verdikleri demeçlerde dünyanın Saddam’dan ve onun kitle imha silahlarından temizlenmesi lüzumunu tekrar tekrar vurguladıklarını yazdı. Başyazı İsrail’in güvenliği için duyulan endişenin başlıca Yahudi gruplarının mütalaalarında haklı olarak dikkate alındığını söyleyerek devam etmektedir.

Yeni-muhafazakarların ve diğer Lobi liderlerinin Irak’ı işgal etmeye istekli olmalarına karşın, daha geniş anlamıyla Yahudi cemaati bu işe istekli değildi. Savaş başladıktan hemen sonra, Samuel Freedman, Pew Araştırma Merkezi’nin ülke çapında anketlerden yaptığı bir derlemenin Yahudilerin Irak savaşını genel nüfusa göre daha az desteklediklerini gösterdiğini bildirdi. (%52’ye karşılık %62). Gayet açıktır ki, Irak’taki savaş için ‘Yahudi tesiri’ni suçlamak yanlış olacaktır. Onun yerine şunu söylemek mümkündür: Savaş büyük ölçüde Lobi’nin etkisinden, özellikle de Lobi içindeki yeni-muhafazakarların tesirinden ötürüydü.

Yeni-muhafazakarlar, Bush başkan olmadan önce dahi Saddam’ı devirmeye azimliydiler. 1998’de Clinton’a hitaben yazılmış ve Saddam’ın iktidardan uzaklaştırılması çağrısı yapan iki açık mektup yayımlayarak karışıklığa neden oldular. Bir çoğu JINSA ya da WINEP gibi İsrail yanlısı gruplarla yakın bağları olan ve aralarında Elliot Abrams, John Bolton, Douglas Feith, William Kristol, Bernard Lewis, Donald Rumsfeld, Richard Perle ve Paul Wolfowitz gibi isimlerin bulunduğu imzacılar, Clinton yönetimini genel bir hedef olarak Saddam’ı yerinden etmeye ikna etmekte çok az güçlük çektilerse de bu amaca ulaşmanın yöntemi olarak savaşı kabul ettiremediler. Bush yönetiminin ilk ayları boyunca Irak’ı işgal etme hevesi doğurmada da pek başarılı olamadılar. Amaçlarına ulaşmak için yardıma ihtiyaç duyuyorlardı. Bu yardım 11 Eylül’le beraber geldi. Daha açık ifade etmek gerekirse, o günün olayları Bush ve Cheney’in tavır değiştirmelerine ve önleyici bir savaşın güçlü destekçileri haline gelmelerine sebebiyet verdi.

Saddam’ın ABD’ye yapılan saldırılara bulaştığına dair hiç bir kanıt olmamasına ve Bin Laden’in Afganistan’da olduğunun bilinmesine karşın, Wolfowitz 15 Eylül günü Camp David’ de Bush’la yaptığı önemli bir görüşmede Afganistan’dan önce Irak’a saldırılması gerektiğini savundu. Bush bu tavsiyeyi reddetti ve onun yerine Afganistan’ın peşine düşmeyi tercih etti, ancak Irak’la savaş artık ciddi bir ihtimal olarak görülüyordu ve 21 Kasım günü başkan, askeri planlamacıları işgal için somut planlar geliştirmekle görevlendirdi.

Bu arada diğer yeni-muhafazakarlar iktidar koridorlarında iş başındaydı. Henüz hikayenin tamamını bilmiyoruz, ama Princeton’dan Bernard Lewis ve John Hopkins’ten Fouad Ajami gibi bilim adamları, Cheney’i savaşın en iyi tercih olduğuna ikna etmekte, söylendiğine göre, önemli roller oynadılar. Onun kurmayları arasındaki yeni-muhafazakarların (Eric Edelman, John Hannah ve Cheney’in kurmay başkanı ve Bush yönetimindeki en güçlü bireylerden biri olan Scooter Libby) da kendi üzerlerine düşen rolü oynadıkları unutulmamalıdır. 2002’nin başlarına gelindiğinde Cheney Bush’u ikna etmişti ve Bush’la Cheney ikna olduğunda, savaş kaçınılmazdı.

Yönetim dışında, yeni-muhafazakar siyasal analizciler Irak’ın işgalinin terörizme karşı savaşı kazanmak için elzem olduğunu savunmak için hiç vakit kaybetmediler. Çabaları kısmen Bush’un üzerindeki baskıyı üst seviyede tutmak, kısmen ise savaşa karşı yönetimin içinde ve dışındaki muhalefeti yenmek için tasarlanmıştı. 20 Eylül günü seçkin yeni-muhafazakarlardan ve onların müttefiklerinden oluşan bir grup, yeni bir açık mektup yayımladı. Mektup şöyle diyordu: ‘Elimizdeki kanıtlar Irak’ı ABD’ye yapılan saldırılarla doğrudan ilintilendirmese bile terörizmin ve onun hamilerinin kökünü kazımayı amaçlayan herhangi bir stratejinin Irak’ta Saddam’ı iktidardan uzaklaştırmaya dönük azimli bir çabayı içermesi gerekmektedir.’ Mektup Bush’a İsrail’in uluslararası terörizme karşı Amerika’nın en sadık müttefiki olduğunu da hatırlatıyordu. Weekly Standard’ın 1 Ekim tarihli sayısında Robert Kagan and William Kristol, Taliban yenilgiye uğratılır uğratılmaz Irak’ta rejim değişikliği yapılması çağrısında bulundu. Aynı gün, Charles Krauthammer Washington Post’ta ABD Afganistan’ın işini bitirdikten sonra sıranın Suriye’ye gelmesi ve onu İran’la Irak’ın takip etmesi gerektiğini iddia etti: ‘Terörizme karşı savaş, dünyadaki en tehlikeli terörist rejimin işini bitirdiğimizde, Bağdat’ta nihayete erecek.’

Bu, Irak’ın işgaline destek sağlamak için yapılan amansız bir halkla ilişkiler seferberliğinin başlangıcıydı. Saddam’ın yakın bir tehdit teşkil ettiği izlenimini verecek şekilde istihbarat manipülasyonu yapılması ise bu kampanyanın çok önemli bir bölümüydü. Örneğin, Libby savaş için ileri sürülen iddiaları destekleyen kanıtlar bulmaları için CIA analistlerine baskı yaptı ve Colin Powell’ın BM Güvenlik Konsey’ine verdiği şu anda gözden düşmüş olan brifingin hazırlanmasına yardım etti. Pentagon içerisinde, Terörle Mücadele Politika Değerlendirme Grubu (the Policy Counterterrorism Evaluation Group), el-Kaide ile Irak arasında istihbarat camiasının gözden kaçırdığı varsayılan bağların bulunmasıyla görevlendirildi. Bu grubun iki önemli üyesi katı bir yeni muhafazakar olan David Wurmser ve Perle ile yakın ilintili Lübnan kökenli bir Amerikalı olan Michael Maloof’tu. Özel Planlar Dairesi diye anılan bir diğer Pentagon grubu, savaşı pazarlamak için kullanılabilecek kanıtlar bulmakla görevlendirildi. Onun başkanlığını Wolfowitz’le köklü bağları olan Abram Shulsky isimli bir yeni-muhafazakar yapıyordu ve kadroları İsrail yanlısı düşünce kuruluşlarından devşirilmiş kişiler bulunuyordu. Her iki örgüt de 11 Eylül’den sonra kurulmuştu ve Douglas Feith’e doğrudan hesap veriyordu.

Feith neredeyse her yeni-muhafazakar gibi İsrail’e derinden bağlıdır; ayrıca Likud Partisi’yle de köklü bağları vardır. 1990’lı yıllarda Yahudi yerleşim yerlerini destekleyen ve İsrail’in İşgal Altındaki Topraklar’ı elinde tutması gerektiğini savunan yazılar yazdı. Daha da önemlisi, Haziran 1996’da Perle ve Wurmser’le beraber, başbakanlık makamına henüz yeni gelmiş olan Netanyahu için meşhur ‘Clean Break’ raporunu yazdı. Rapor, bu meyanda, Netanyahu’nun İsrail için kendi başına önemli bir hedef olan Saddam Hüseyin’in iktidardan uzaklaştırılmasına yoğunlaşmasını tavsiye etti. Ayrıca, İsrail’in tüm Orta Doğu’yu yeniden düzenlemek için adımlar atmasını talep ediyordu. Netanyahu onların tavsiyesini takip etmedi; ama Feith, Perle ve Wurmser, çok kısa sonra Bush yönetimini aynı hedeflerin peşine düşmesi için sıkıştırmaya başladılar. Ha’aretz’in köşe yazarlarından Akiva Eldar, Feith ve Perle’nin Amerikan hükümetlerine ve İsrail çıkarlarına sadakatlerinin arasındaki ince bir çizgide yürüdüğü uyasını yaptı.

Wolfowitz de İsrail’e aynı derecede bağlıdır. The Forward bir defasında onu ‘yönetimdeki en şahin İsrail yanlısı ses’ olarak nitelendirdi ve onu 2002’de ‘bilinçli bir şekilde Yahudi aktivizmi yapan’ ileri gelen kimseler arasında onu birinci seçti. Aynı zamanda, JINSA İsrail ve ABD arasında güçlü bir ortaklığın gelişmesine yardımcı olduğu için Henry M. Jackson
Seçkin Hizmet Ödülü’nü (Distinguished Service Award) ona verdi. Onu ‘samimi bir şekilde İsrail yanlısı’ olarak nitelendiren Jerusalem Post ise 2003’te ‘Yılın Adamı’ seçti.

Son olarak, yeni-muhafazakarların, Irak Ulusal Kongresi’nin başkanlığını yürüten ahlaksız bir sürgün olan Ahmed Çelebi’ye savaş öncesinde verdikleri destekten kısaca söz etmek gerekir. Yeni-muhafazakarlar Çelebi’yi desteklediler çünkü o Amerikan Yahudisi gruplarla iyi bağlantılar kurmuştu ve iktidarı ele geçirdiğinde İsrail’le iyi ilişkilerin kurulmasını teşvik edeceğine dair söz vermişti. Bu, tam da rejim değişikliğini savunan İsrail yanlısı kimselerin duymak istediği şeydi. Matthew Berger pazarlığın özünü Jewish Journal’da gözler önüne serdi: Irak Ulusal Kongresi ilişkilerin iyiliştirilmesini Washington ve Kudüs’teki Yahudi nüfuzunu dengelemek ve kendi davasına olan desteğin artmasını sağlamak için bir yol olarak gördü. Kendi hesaplarına, Yahudi gruplar, bunu Irak Ulusal Cephesi Saddam rejiminin değiştirilmesine iştirak ettiği takdirde, İsrail ve Irak arasında daha iyi ilişkilere giden yolu açmak için bir fırsat olarak gördü.

Yeni-muhafazakarların İsrail’e olan düşkünlüğü, Irak takıntısı ve Bush yönetimindeki nüfuzları düşünüldüğünde bir çok Amerikalının savaşın İsrail çıkarlarını desteklemek için tasarlandığından kuşkulanması şaşırtıcı değildir. Geçtiğimiz Mart ayında, Amerikan Yahudi Komitesi’nden Barry Jacobs, İsrail ve yeni-muhafazakarların ABD’yi Irak’ta bir savaşa sürüklemek için bir komplo kurdukları inancının istihbarat camiası içerisinde yaygın olduğunu kabul etti. Yine de alenen böyle söyleyecek çok az kişi vardı ve bunu yapanların çoğu- Senatör Ernest Hollings ve Milletvekili James Moran dahil olmak üzere- bu konuyu ortaya attıkları için kınandılar. 2002 sonlarında Michael Kinsley İsrail’in rolü hakkında kamusal tartışma eksikliğinin herkesçe bilinen bir şey olduğunu yazdı. Bu konuda konuşmaya dönük isteksizliğin nedeninin anti-semit olmakla damgalanma korkusu olduğunu belirtti. İsrail ve Lobi’nin savaşa gitme kararında önemli bir unsur olduğunda çok az şüphe vardır. Bu öyle bir karardı ki onların çabaları olmadan ABD’nin böyle bir karar verme ihtimali çok daha düşüktü. Ve savaşın kendisi sadece bir ilk adım olarak tasarlandı. Savaş başladıktan kısa süre sonra Wall Street Journal’ ın birinci sayfasında çıkan bir başlık bunu tamamen ifade eder: ‘Başkanın Hayali: Sadece Rejimi Değil, Bir Bölgeyi Değiştirmek: ABD Yanlısı Demokratik Bir Bölge, İsrail ve Yeni-Muhafazakar Kökenli bir Hedeftir.’

İsrail yanlısı güçler Amerikan ordusunu Orta Doğu’ya daha doğrudan sokmaya uzun süreden beri ilgi duydularsa da Soğuk Savaş esnasında başarıları sınırlı oldu, çünkü Amerika bölgede bir ‘denizaşırı dengeleyici’ rolü oynadı. Orta Doğu’da görevlendirilen Acil Müdahale Gücü gibi kuvvetlerin çoğu ‘ufukta’ ve güvenlik içinde tutuluyordu. Takip edilen fikir, yerel güçleri ABD lehine bir denge sürdürebilmek için birbirlerine karşı kullanmaktı. Reagan yönetiminin İran-Irak Savaşı esnasında devrimci İran’a karşı Irak’ı desteklemesinin nedeni buydu.

Bu politika Körfez Savaşı’ndan sonra, Clinton yönetimi bir ‘çifte çevreleme’ stratejisi benimsedikten sonra değişti. Buna göre, bir ülkeyi kontrol etmek için diğerini kullanmak yerine, büyük ABD güçleri hem İran’ı hem de Irak’ı kontrol altına almak için bölgeye yerleştirilecekti. Çifte çevrelemenin babası, ilk defa Mayıs 1993’te WINEP’te bu stratejinin ana hatlarını ortaya koyan, daha sonra da Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Yakın Doğu ve Güney Asya Meseleleri direktörü olarak onu uygulayan Martin Indyk’tan başkası değildi.

1990’ların ortalarına gelindiğinde çifte çevreleme stratejisi hakkında büyük bir memnuniyetsizlik vardı, zira bu strateji ABD’yi birbirinden nefret eden iki ülkenin amansız düşmanı yapmıştı ve Washington’u her iki ülkeyi de kontrol altına almanın yükünü sırtlamak zorunda bırakmıştı. Ama bu strateji Lobi’nin desteklediği ve muhafaza etmek için Kongre’de aktif bir şekilde çalıştığı bir stratejiydi. Clinton, 1995 baharında AIPAC ve diğer İsrail yanlısı örgütlerin baskısı altında İran’a bir ekonomik ambargo empoze ederek politikasını sertleştirdi. Netice, İran veya Libya’da petrol kaynakları geliştirmek için 40 milyon dolardan fazla yatırım yapan bütün yabancı firmalar için müeyyideler öngören 1996 İran ve Libya Müeyyideler Yasası oldu. O sırada Ha’aretz’in askeri muhabiri Zeef Schiff’in kaydettiği gibi, ‘İsrail büyük proje içerisinde küçücük bir unsur olabilir, ama Çevreyolu’ndakileri etkileyemeyeceği yargısına varmamak gerekir.’

Bununla beraber, 1990’ların sonlarına gelindiğinde yeni-muhafazakarlar çifte çevrelemenin yeterli olmadığını ve Irak’ta rejim değişikliğinin elzem olduğunu ileri sürüyorlardı. Saddam’ı devirerek ve Irak’ı canlı bir demokrasiye çevirerek, ABD’nin Orta Doğu boyunca geniş kapsamlı bir değişim süreci başlatacağını iddia etmekteydiler. Aynı düşünüş çizgisi yeni muhafazakarların Netanyahu için yazdığı ‘Clean Break’ çalışmasında da açıkça göze çarpıyordu. 2002’ye gelindiğinde Irak’ın işgali gündemdeki birinci öncelik iken, yeni-muhafazakar çevreler için bölgesel dönüşüm gerekliliğinin ispatlanması için kanıta bile ihtiyaç duyulmayan sarsılmaz bir inanç haline gelmişti.

Charles Krauthammer bu büyük projeyi Ntan Sharansky’nin parlak fikri olarak nitelendiriyor olsa da siyasal yelpazenin bir baştan diğer başına tüm İsrailliler Saddam’ı devirmenin Orta Doğu’yu İsrail lehine değiştireceğine inanmaktaydılar. Ha’aretz’de Aluf Benn şöyle bildiriyordu(17 Şubat 2003):

IDF’nin üst düzey subayları ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Ephraim Halevy gibi Başbakan Ariel Sharon’a yakın kimseler savaştan sonra İsrail’in umabileceği harika geleceği ümit verici bir şekilde resmediyorlar. Saddam’ın düşüşünü takiben İsrail’in diğer düşmanlarının da domino etkisiyle düşeceğini tahayyül ediyorlar…… Bu liderlerle beraber terör ve kitle imha silahları ortadan kalkacak.

2003’te Nisan ayı ortalarında Bağdat düşer düşmez, Sharon ve onun vekilleri Washington’u Şam’ı hedef alması için sıkıştırmaya başladılar. 16 Nisan günü Yedioth Ahronoth’ a konuşan Sharon, ABD’den Suriye’ye ‘çok ağır’ baskı yapmasını isterken, onun savunma bakanı Shaul Mofaz, Ma’ariv’e verdiği mülakatta şöyle dedi: ‘Elimizde Suriye’den talep etmeyi düşündüğümüz konulardan oluşan uzun bir listesi var ve bu işin Amerikalılar vasıtasıyla yapılması uygun.‘ Ephraim Halevy, WINEP’te kendisini dinleyenlere, gelinen noktada ABD’nin Suriye’ye karşı tavrını sertleştirmesinin önemli olduğunu söyledi. Washington Post ise İsrail’in, ABD istihbaratını Suriye başkanı Beşar Esad’ın hareketleri hakkında verdiği raporlarla besleyerek Suriye’ye karşı başlatılan kampanyayı körüklediğini yazdı.

Lobi’nin seçkin üyeleri de aynı argümanları savundu. Wolfowitz Suriye’de rejim değişikliği olması gerektiğini ilan ederken, Richard Perle bir gazeteciye Orta Doğu’daki diğer düşman rejimlere ‘kısa bir mesaj, iki kelimelik bir mesaj’ verilebileceğini söyledi: ‘Sıra sizde.’ Nisan başlarında WINEP, Suriye’nin Saddam’ın pervasız, sorumsuz, küstah davranışlarını takip eden ülkelerin sonunda onunla aynı kaderi paylaşabileceği mesajını kaçırmaması gerektiğini ifade eden iki taraflı bir rapor yayımladı. 15 Nisan günü Yosi Klein Halevi Los Angeles Times’da ‘Sırada Suriye’ye baskı uygulamak var’ başlıklı bir yazı yazarken ertesi gün Zev Chafets New York Daily News için ‘Terör dostu Suriye’nin de bir değişikliğe ihtiyacı var’ başlıklı bir makale yazdı. Lawrence Kaplan, altta kalmamak için olsa gerek, 21 Nisan günü New Republic’de Esad’ın Amerika için ciddi bir tehdit olduğunu yazdı.

Capitol Hill’e dönmek gerekirse, Kongre üyesi Eliot Engel, Suriye Sorumluluk ve Lübnan Egemenliğini İade Yasası’nı yeniden teklif etmişti. Yasa, Suriye’nin Lübnan’dan geri çekilmemesi, sahip olduğu kitle imha silahlarından vazgeçmemesi ve terörizme verdiği desteği sonlandırmaması halinde, bu ülkeye karşı yaptırımlar uygulama tehdidinde bulunuyordu. Ayrıca, Suriye ve Lübnan’ı İsrail’le barış yapmak için somut adımlar atmaya çağırıyordu. Jewish Telegraph Agency’ye göre, İsrail’in Kongre’deki en iyi dostlarından bazılarının biçimlendirdiği Suriye karşıtı bu kanun teklifi, Lobi tarafından kuvvetle benimsendi (özellikle AIPAC tarafından). Bush yönetiminin çok az istekli oluşuna rağmen, büyük bir çoğunlukla kabul edildi (Temsilciler Meclisi’nde 398’a karşı 4 ; Senato’da 89’a karşı 4 oyla) ve 12 Aralık 2003’te Bush’un imzasıyla yasalaştı.

Yönetimin kendi içerisinde Suriye’yi hedef almanın ne kadar akıllıca bir şey olduğu hakkında hala bir bölünmüşlük vardı. Yeni-muhafazakarların Şam’la bir savaş başlatmaya istekli olmalarına karşın, CIA ve Dışişleri Bakanlığı bu fikre karşıydı. Bush yeni kanunu imzaladıktan sonra bile, onu uygulamakta yavaş hareket edeceğini vurguladı. Bush’un zıt duygular taşıması anlaşılır bir şeydir. Birincisi, Suriye hükümeti 11 Eylül’den bu yana yalnızca el-Kaide hakkında önemli istihbaratlar sağlamakla kalmamıştı; aynı zamanda Körfez’de yapılması planlanan terörist bir saldırıya karşı Washington’u uyarmıştı ve CIA’in sorgucularının, 11 Eylül’de uçak kaçıran militanlardan bazılarını örgüte dahil ettiği iddia edilen Muhammed Zammar’a erişimini sağlamıştı. Esad rejimini hedef almak bu değerli bağlantıları tehlikeye atacaktı ve bu suretle daha geniş anlamıyla teröre karşı savaşı zayıflatacaktı.

İkincisi, Irak Savaşı öncesinde Suriye’nin ABD ile arası kötü değildi (Suriye BM’nin 1441 no.lu kararına bile evet oyu kullanmıştı) ve Suriye’nin kendisi ABD için bir tehdit değildi. Suriye’ye sert davranmak ABD’nin Arap devletlerini dövmek için doymak bilmez bir iştahı olan bir kabadayı gibi görünmesine neden olacaktı. Üçüncüsü, Suriye’yi vurulacaklar listesine koymak Irak’ta probleme neden olması için Şam’a güçlü bir saik verecekti. Suriye’ye baskı yapılmak istense dahi, en mantıklı olan önce Irak’ın işini bitirmekti. Yine de, Kongre Şam’a baskı uygulanmasında ısrarcı oldu. Bu, büyük ölçüde İsrailli yetkililerden ve AIPAC benzeri gruplardan gelen baskıya bir yanıttı. Lobi olmasaydı, Suriye Sorumluluk Yasası da olmayacaktı ve ABD’nin Şam’a yönelik politikası ulusal çıkarlarla daha fazla uyumlu olacaktı.

Her ne kadar İsrailliler her tehdidi en katı ifadelerle betimleme eğiliminde olsalar da İran bir çok kişi tarafından onların en tehlikeli düşmanı olarak görülmektedir, zira nükleer silah edinme ihtimali en fazla olan odur. Hemen hemen bütün İsrailliler Orta Doğu’da nükleer silahlara sahip bir İslam ülkesini kendi mevcudiyetlerine bir tehdit olarak görmektedir. Savunma bakanı Binyamin Ben-Eliezer, Irak Savaşı’ndan bir ay önce şu sözleri söyledi: ‘Irak bir problem…Fakat, bana soracak olursanız, anlamalısınız ki bugün İran Irak’tan daha tehlikeli.’

Sharon, ABD’yi İran’la yüz yüze gelmeye zorlamaya Kasım 2002’de the Times’a verdiği bir mülakatla başladı. İran’ı ‘dünya terörünün merkezi’ ve nükleer silahlar edinmeye kararlı bir ülke olarak vasıflandıran Sharon, Bush yönetiminin Irak’ı fethettikten hemen sonra İran’a kuvvetle yüklenmesi gerektiğini beyan etti. 2003 Nisanının sonlarında Ha’aretz , Washington’daki İsrail büyükelçisinin İran’da bir rejim değişikliği istemekte olduğunu bildirdi. Büyükelçi Saddam’ın devrilmesinin yeterli olmadığını kaydediyordu. Onun ifadeleriyle: ‘Amerika başladığı işin arkasını getirmeli. Suriye’den gelen, İran’dan gelen aynı derecede büyük tehlikelerle hala karşı karşıyayız.’

Yeni-muhafazakarlar da Tahran’da rejim değişikliği savunusu yapmak için hiç vakit kaybetmediler. 6 Mayıs günü AEI her ikisi de İsrail’in savunucusu olan Demokrasileri Savunma Vakfı (the Foundation for the Defence of Democracies) ve the Hudson Institute isimli kuruluşlarla beraber İran hakkında tüm gün süren bir konferansa sponsorluk yaptı. Konuşmacıların tamamı kuvvetle İsrail yanlısıydı ve bir çoğu ABD’ye İran rejimini bir demokrasiyle değiştirmesi çağrısında bulundu. Her zamanki gibi, önde gelen yeni-muhafazakarların yazdığı bir sürü makale İran’ın peşine düşme savunusu yaptı. William Kristol 12 Mayıs günü Weekly Standard’da şöyle yazdı: ‘Irak’ın kurtarılması Orta Doğu’nun geleceği için yapılan ilk büyük savaştı….Fakat bir sonraki büyük savaş-askeri bir savaş olmayacağını umarız- İran için olacak.’

Yönetim, Lobi’nin baskısına İran’ın nükleer programını askıya almasını sağlamak için fazla mesai yaparak cevap verdi. Lakin Washington çok az başarılı olabildi. İran bir nükleer silah deposu husule getirmeye hala azimli gözükmektedir. Bunun sonucu, Lobi baskılarını şiddetlendirmiştir. Şu anda, makaleler ve diğer gazete yazıları, nükleer bir İran’dan gelebilecek yakın tehlikelere karşı uyarılarda bulunmakta, ‘terörist’ bir rejimin herhangi bir şekilde yatıştırılmaması ikazını yapmakta ve diplomasinin başasızlıkla sonuçlanması durumunda önleyici askeri harekat yapılmasını ürkütücü bir şekilde ima etmektedir. Bu arada, Lobi Kongre’yi mevcut yaptırımları genişletecek olan İran Özgürlük Destek Yasası’nı onaylamaya zorlamaktadır. İsrailli yetkililer ise İran’ın nükleer yolculuğuna devam etmesi halinde caydırıcı bir askeri harekat yapabilecekleri uyarısında bulunuyorlar. Bunlar, bir dereceye kadar, Washington’un dikkatlerini konu üzerinde tutmayı amaçlayan tehditlerdir.

ABD’nin İran’ın nükleer bir güce dönüşmesini önlemek için kendine ait nedenlerinin olmasından ötürü İsrail’in ve Lobi’nin İran’a yönelik ABD politikaları üzerinde çok fazla etkisinin olmadığını iddia etmek mümkündür. Bunda biraz doğruluk payı vardır, fakat İran’ın nükleer ihtirasları ABD için doğrudan bir tehdit teşkil etmez. Washington nükleer bir Sovyetler Birliği’yle, nükleer bir Çin’le, hatta nükleer bir Kuzey Kore’yle bile yaşayabildiyse, nükleer bir İran’la da yaşayabilir. Lobi işte bundan dolayı Tahran’a karşı koymaları için siyasetçiler üzerindeki baskıyı devamlı olarak yukarda tutmak zorundadır. Lobi var olmasaydı İran ve ABD müttefik olurlardı, demiyoruz; ama ABD’nin politikası daha mutedil olurdu ve önleyici savaş ciddi bir opsiyon olmazdı.

İsrail’in ve onun Amerikalı destekçilerinin İsrail’in güvenliğine dönük bütün tehditlerle ABD’nin uğraşmasını istemeleri hiç de şaşırtıcı değildir. Eğer onların ABD politikalarını biçimlendirmeye yönelik çabaları başarılı olursa, İsrail’in düşmanları zayıflayacak yahut devrilecekler, İsrail Filistinlilere karşı muamelesinde serbest kalacak ve savaşmanın, ölmenin, yeniden inşa etmenin ve maliyet ödemenin çoğunu ABD yapacak. Fakat, ABD Orta Doğu’yu dönüştürmekte başarılı olamaz ve kendini gittikçe radikalleşen bir Arap ve İslam dünyasıyla çatışma içinde bulursa bile, İsrail işin sonunda dünyanın tek süpergücü tarafından korunuyor olacak. Lobi’nin bakış açısına göre bu kusursuz bir sonuç değildir. Lakin bunun, Washington’un kendini meseleden uzaklaştırmasından ya da kendi nüfuzunu İsrail’i Filistinlilerle barış yapmaya zorlamak için kullanmasından daha tercih edilebilir olduğu aşikardır.

Lobi’nin gücü azaltılabilir mi? Irak felaketi, Arap ve İslam dünyasında Amerika’nın imajını yeniden inşa etme doğrultusundaki bariz ihtiyaç, AIPAC görevlilerinin ABD hükümet sırlarını İsrail’e aktardıklarına dair son dönemde ifşa edilen haberler düşünüldüğünde, insan bunun mümkün olduğunu düşünmek istiyor. Arafat’ın ölümünün ve daha ılımlı olan Mahmud Abbas’ın seçilmesinin, Washington’un bir barış anlaşması için kuvvetle ve tarafsız bir biçimde bastırmasına neden olacağı da düşünülebilir. Kısacası, liderlerin kendilerini Lobi’den uzaklaştırmaları ve ABD çıkarlarıyla daha tutarlı bir Orta Doğu politikası benimsemeleri için geniş zemin bir mevcuttur. Özellikle, Amerikan gücünü İsrail ve Filistinliler arasında adil bir barış tesis etmek için kullanmak, bölgede demokrasi davasını geliştirmeye yardımcı olacaktır.

Ama bu gerçekleşmeyecek-en azından yakın zamanda. AIPAC ve onun müttefiklerinin (Hristıyan Siyonistler dahil) lobi dünyasında hiç bir ciddi rakibi yok. Bugün İsrail davasını savunmanın daha da zorlaştığını biliyorlar ve bu duruma, yeni personel alarak ve faaliyetlerini arttırarak cevap veriyorlar. Bundan başka, Amerikan siyasetçileri kampanya bağışlarına ve diğer siyasal baskı biçimlerine karşı şiddetle hassas olmaya devam etmekteler. Önemli haber mahreçlerinin ise İsrail ne yaparsa yapsın ona yönelik sempatilerini muhafaza etmeleri muhtemeldir.

Lobinin nüfuzu bir kaç cephede probleme neden olmaktadır. Amerika’nın Avrupalı müttefikleri de dahil olmak üzere bütün ülkelerin karşı karşıya olduğu terörist tehlikesini arttırmaktadır. İsrail-Filistin çatışmasının sona erdirilmesini imkansız kılmıştır ve bu durum adam toplamaları için radikallerin eline güçlü bir alet vermekte, potansiyel teröristler ve sempatizanlar havuzunu arttırmakta, Avrupa ve Asya’daki İslami radikalliğe katkıda bulunmaktadır.

Lobi’nin İran ve Suriye’de rejim değişikliği için yaptığı kampanya ABD’yi bu ülkelere saldırmaya sevk edebilir. Potansiyel olarak feci sonuçları olan böyle bir şey de eşit derecede kaygı vericidir. Başka bir Irak’a ihtiyacımız yok. Lobi’nin Suriye ve İran’a yönelik düşmanlığı, en azından, Washington’un, çok ihtiyaç duymasına rağmen, el-Kaide’ye ve Irak isyanına karşı verdiği mücadelede bu ülkelerin yardımlarından istifade edememesine neden olmaktadır.

Burada ahlaki bir boyut da vardır. Lobi sayesinde ABD İsrail’in İşgal Altındaki Topraklar’daki yayılmasını fiilen mümkün kılan ülke haline gelmekte, bu suretle Filistinlilere karşı işlenen suçlara ortak olmaktadır. Bu durum,Washington’un yurtdışında demokrasinin gelişmesine yardımcı olma çabalarının altını oymakta ve diğer devletleri insan haklarına saygılı olmaları için sıkıştırdığında, onun ikiyüzlü görünmesine neden olmaktadır. Dahası, ABD yönetiminin İran ve diğer devletleri de nükleer kapasite arayışına teşvik etmekten başka bir işe yaramayan İsrail’in nükleer silah deposunu kabul etmeye razı oluşu onun nükleer yayılmayı sınırlama çabalarının da aynı derecede iki yüzlü gözükmesine yol açmaktadır.

Bütün bunlara ek olarak, Lobi’nin İsrail hakkında yapılan tartışmayı dizginleme kampanyası demokrasi için sağlıklı değildir. Şüpheci kimseleri kara listeler ve boykotlar örgütleyerek-ya da muhaliflerin anti-semit olduğunu ileri sürerek,-susturmak demokrasinin temelinde yatan açık tartışma ilkesini ihlal eder. Kongre’nin böyle önemli meselelerde hakiki bir tartışma yapamayışı tüm demokratik tartışma sürecini felç etmektedir. İsrail’in destekçileri davalarını savunma ve kendileriyle aynı görüşü paylaşmayanlara karşı çıkma özgürlüğüne sahip olmalılar, ama yıldırma yoluyla tartışmayı bastırma çabaları da kuvvetle kınanmalı.

Son olarak şunu söylemek gerekir ki Lobi’nin nüfuzu İsrail için de kötü oldu. İsrail’in, yayılmacı bir gündemi desteklemesi için Washington’u ikna edebilme kabiliyeti, onun kendi vatandaşlarının hayatlarını kurtaracak ve Filistinli radikallerin saflarını azaltacak fırsatları-Suriye’yle bir barış antlaşması yapmak ve Oslo Anlaşmaları’nın hemen ve tamamen uygulanması dahil- değerlendirmesini engelledi. Filistinlilere meşru siyasal haklarını teslim etmeyi reddetmek İsrail’i kesinlikle daha güvenli yapmadı; Filistinli liderleri öldürme veya marjinalize etmeye dönük uzun seferberlik, Hamas gibi radikal gruplara güç kazandırdı ve adil bir çözümü kabul etmeye razı olacak ve onu uygulayabilecek Filistinli liderlerin sayısını azalttı. Eğer Lobi daha az güçlü olsaydı ve ABD politikası daha tarafsız olsaydı, İsrail’in durumu muhtemelen daha iyi olurdu.

Yine de umut ışığı var. Lobi’nin etkili bir güç olmaya devam etmesine rağmen, onun nüfuzunun olumsuz etkilerini saklamak gittikçe daha çok zorlaşıyor. Kudretli devletler belli bir sure için hatalı politikalar takip edebilirler, ama gerçekler sonsuza kadar göz ardı edilemez. İhtiyaç duyduğumuz şey, Lobi’nin nüfuzunun samimi, dürüst, tarafsız bir şekilde münazara edilmesi ve bu çok önemli bölgedeki ABD çıkarları üzerine daha açık bir tartışma yapılmasıdır. İsrail’in iyi oluşu da bu çıkarlardan biridir, ama onun hala devam eden Batı Şeria işgali ve daha geniş bölgesel gündemi, ABD çıkarları arasında sayılamaz. Açık tartışma, ABD’nin tek-taraflı desteğinin stratejik ve ahlaki gerekçelerinin sınırlarını açığa vuracaktır. Ancak bu tür bir tartışma, ABD’yi, kendi çıkarlarıyla, bölgedeki diğer devletlerin çıkarlarıyla ve hatta İsrail’in uzun vadeli çıkarlarıyla daha tutarlı bir pozisyona götürebilir.

John Mearsheimer ve Stephen M. Walt
(Ramazan Arıkan ‘ın çevirisinden)
John Mearsheimer is the Wendell Harrison Professor of Political Science at Chicago, and the author of The Tragedy of Great Power Politics.

Stephen Walt is the Robert and Renee Belfer Professor of International Affairs at the Kennedy School of Government at Harvard. His most recent book is Taming American Power: The Global Response to US Primacy.

tamamı için : Harward University Faculty Research
ve
Social Science Research Network

Malumat

About these ads

4 responses to “İsrail Lobisi ve Amerika’nın Yabancı (Ortadoğu) Politikası”

  1. abdullah says :

    metnın orjınalını gonderebılırmısınz ?

Trackbacks / Pingbacks

  1. ABD için en kritik soru? | sözde haber - Kasım 21, 2011
  2. ABD için en kritik soru? « Son Dakika Haberler - Kasım 21, 2011

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: