Yalan Söylüyorum!

“yalan söylüyorum, artık ıkına sıkına yapmıyorum bunu. su içer gibi. esinlerle dolup taşan bir sanatçı gibi. hiç zorlanmıyorum, “hadi bir yalan söyleyeyim” de demiyorum, dilimden dökülüveriyor. yalanlarım zamanla benim için de gerçek olmaya başlıyor, diyelim ki bir olayı biraz değiştirerek anlattım, sonra bir daha anlattım, bir daha, bir daha… eh, artık o bir gerçek oluyor, aslını unutmuş oluyorum ben de. “hangisi gerçekti?” sorusuna cevap veremez oluyorum, hallerimle de yalan söylüyorum, tam bir felaket, görünmeyen yüzümü olabildiğince gizleyecek yüzlerim var insanlara karşı, insanlara yalan söylememeliyim. insanlar beni nasılsam öyle görmeli, ne kadar kolay yalan söyleyebiliyor insan! elimi nasıl kolayca kullanıyorsam, yalan konusunda dilimi de öyle kullanabiliyorum, hallerim de öyle. rol yapa yapa o rolün adamı oluyorum, roller de birden fazla, sonra şaşıp kalıyorum, tereddüde düşüyorum, ben hangisiyim? bunların toplamı mı?
ama bunlar gerçek ben değil ki. ya hangisi..?
benimin görüntüleri olan, ama aynı zamanda gerçek olan yüzlerimin toplamı mı ben? belki… ama bilmeni isterim, sana bilerek yalan söylemedim hiç…”

* * *
cevap…

bana güvendin… insanın, kendisine bile itiraf etmekte zorlandığı sırlarını açtın, anlattın, teşekkür ederim… insan, kusurunu kolayca itiraf edemiyor, bazen farkına varmıyor ya da varmak istemiyor, biri ona kusurunu söyledi mi, bin dereden su getirip kendini savunuyor, şeytanın bir oyunu bu. aldatıyor, ta ki tevbe kapısını kapatsın…
kusurunu bilmemek, dile getirmemek o kusurdan daha büyük bir kusur aslında, kusurunu bilse, itiraf etse, o kusur kusurluktan çıkar, affa layık olur. bence en önemli adım, bir insanın kendini bilmesi, tanıması, eksiklerinin farkında olması, bunu dile getirmesi, bundan sonra o kusuru gidermek, o eksikleri tamamlamak kolaylaşır…
yalanın ne kadar kötü olduğunu anlatacak değilim sana. çünkü biliyorsun, yalan büyük bir kusur, kuşkusuz, fiili bir yalancılık olan ikiyüzlülük de öyle… ama devası bulunmayan hastalıklar değil bunlar… inancını güçlendirmelisin… iman nuru parlayınca her an Allahın huzurunda olduğunun farkına varırsın. “ne söylersem işitiyor, ne yaparsam görüyor” diye düşünürsün o zaman… hayır, düşünmek de değil bu..! daha yüksek bir hal… kendiliğinden gelir yerleşir kalbine, iman nurunun pırıltılarından biridir o. sen manevi gıdalarla ruhunu beslemeye devam et… pek çok hastalık gibi bunlar da şifa bulacak, bir köz düşmüş içine, yakıyor, yanan kalbin pası silinir, kiri temizlenir, böylece arınır ruh. ateşin de temizleyici, arıtıcı, arındırıcı bir rolü var!
ben, eskiden bazı ahlak kitapları okurdum, yalan söyleme, kötüdür… ikiyüzlü olma, çirkindir… vefalı ol, güzeldir… yerinde konuş, iyidir… ve daha bir sürü tavsiye, nasihat… ben de karar verirdim iyi olanı yapmaya, kötü olandan sakınmaya… ama yapamazdım, her ahlak alanını hatırımda tutmak, her yerde, her zaman tümünü uygulamak neredeyse imkansız olurdu, bir süre sonra kendimi hayatın akışına kaptırırdım, sonra anladım ki, insanın bu yolla ahlaklı olması, davranışlarını ayarlaması imkansız.
başka bir yolu olmalıydı, insan yapısına uygun bir yolu… sonunda buldum… inancımı artırmak, teslimiyetimi kuvvetlendirmek… inancım taklitten öteye geçememişti, bunu fark ettim, imanın artışı öyle bir nurdu ki, insanın iç dünyasındaki kirleri temizliyor, karanlıkları gideriyordu. canlı ve kuvvetli bir iman, insan niyet etsin ya da etmesin kişiyi iyi işler yapmaya, güzel ahlaklı olmaya itiyordu, insan, farkına varmadan yapıyordu bunu, kalbi aydınlatan iman nurunun bir belirtisiydi…
şunu da anladım ki, insanların çoğu, neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmemekten dolayı kötülük yapmıyordu, sorun başka yerdeydi, hastalık daha derinlerdeydi, ahlaktaki amalar, uygulamalardaki hatalar bu iç marazdan kaynaklanıyordu, maddi hastalıklarda da böyledir ya. mesela, adamın kalbinde, damarlarında, ciğerinde bir hastalık vardır, bunun etkisiyle gözleri iyi görmez, ayaklan tutmaz, yüzünde yaralar oluşur, başı ağrır… iyi bir hekim anlar asıl nedeni, derinlere iner, öyle tedavi eder. yüzeysel bakan bir doktor ise, ağrılar için ilaçlar vererek çözüm üretmeye çalışır, bilmez içteki hastalıkları, bu örnekteki durum manevi hastalıklar sayılan günahlar için de geçerli gibi geliyor bana.
dilini düzeltmek mi istiyorsun, önce kalbini düzelt, halini iyileştirmek mi istiyorsun, evvela imanını güçlendir, günahlardan kendini korumak mı istiyorsun, ahirete imanını zinde tut, ölümü hatırlayarak yaşa. ibadet etmek konusunda söz dinletemiyor musun kendine, ruhuna heyecan, iradene kuvvet verecek olan imanını artırmaya çalış, ibadet meyvedir, iman ise ağaç… olgunlaşmayan ağaçtan meyve bekleme… iman kemale ererse elbet meyvesini de verir…

Ömer Sevinçgül, “İsa Gelince Haber Ver” adlı kitabından.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: