Çocuklarımızın Tambur Çalmalarını ve İmanlarına Mukayyet Olmalarını İstiyoruz

Halime KÖKÇE / Gerçek Hayat
11.05.2007

Muhtıradan, Kanadoğlu’nun tek adam gibi her söylediğinin gerçekleşmesinden, CHP’nin kendi ikbali için yapmadığını bırakmamasından, miting kadınlarının histerik ruh halinden, köşe yazarlarının nezaket sınırların çoktan aşmış ve hakaret içeren ifadelerinden, her şeyi usulüne göre yürüten bir partinin köşeye sıkıştırılmasından, başörtüsünün yine yeniden bir kriz malzemesi yapılmasından, ‘hayat tarzı’ gibi kişisel bir mevzunun laikliğe eklemlenerek kamplaşma manivelasına dönüştürülmesinden dolayı güzelim memlekette nefes alınamaz hale geldi. Zaman gazetesi yazarı Nihal Bengisu Karaca, tüm bu olup bitenlerin her şeyden önce bir sehiv secdesini gerektirdiğini düşünüyor. “Demek ki neymiş, yumuşadığımız yanımıza kalırmış; o halde buyurun sehiv secdesine” diyor.

Tandoğan ve Çağlayan mitinglerinde en çok kadınların sesi çıktı. “Kadın eli değdi” gibi benzetmeler de yapıldı. Nedir sizce bunun sebebi?

Kadın, kimi zaman nesneleştirilen, kimi zaman ilaheleştirilen yanlarıyla hem sembol, hem sosyolojik değişimlerin kusursuz bir yansıtıcısı. Çok hassas bir noktadır Türkiye’de kadın. Varlıklı ve üst sınıftan olan kadınlar, batı ile teşriki mesai kuran ailelerin kızları, cumhuriyetten, kılık kıyafet devriminden çok çok önce bile, ya var ya yok bir tesettürle dolaşıyorlardı. Ancak Cumhuriyet, batılılaşma ve modernleşme eğilimini bir projeye dönüştürerek, ivme kazandırıyor. Bu dönemde yeni ve bambaşka bir medeniyet paradigmasına eklemlenme kararlılığının göstergesi ‘kadınlar’ oluyor. Modernleşme projesinin taşıyıcılığı rolüne ‘koca baskısıyla’ soyunan kadınların durumu en az günümüzün mitingleri kadar çelişkilidir.

Bu projenin ilk mağduru Cumhuriyet elitlerinin hanımları mıdır?

Evet. Çünkü ideal kadın hâlâ ‘iyi bir eş, iyi bir anne’ olarak tarif edilip kuşatılmaktadır. Eski fotoğraflarda görürüz hani, kafalarından başörtüsü çıkarılmış ve yerine şapka takılmış kadınlar, biraz çekingen, biraz tutuk ve neye maruz kaldıklarını anlayamamış bir halde öyle, tarihin içinden bize bakarlar. Sonra yine, apar topar diktirilmiş getirilmiş kıyafetleri, bir örnek elbiseleri giymeleri istenmiştir o meşhur Cumhuriyet balolarında. Kızılay tarafından giydirilmiş gibidirler. Modernleşme macerasında işe görüntü zaviyesinden asılmak çok önemsendi. Daha çok kız çocuğunun ve genç kızın okuması değil, batılı kadınlara benzeyen bir kısım kadının vitrinde durması daha önemli oldu o dönemde, hâlâ da öyle. Kadınların batılı kadınlar gibi görünmesi, ‘çağdaşlaşma’ ülküsünün inandırıcılığı ve çağdaşlığa ilişkin imajların yerleşmesi için çok önemliydi.

Bugün bu projenin halefler fena halde korkuyorlar fakat.

Bu projeye karşı fena halde öfkelenen mütedeyyin kitlelerin de eli armut toplamadı çünkü. El mi yaman bey mi yaman. Batılılaşma projesi çağdaşlaşma meselesini kadın üzerinden görünür hale getirdi; ama bu dayatmaya Müslüman halkın aklı yatmadı. Aklı yatmadığı için de kadınların ev ile ilgili mesaisini kutsallaştırdı, her kale düştü, kadının yeri evidir hikayesi bir türlü modernize olamadı.

“Çocuklarımızın Tambur Çalmalarını ve İmanlarına Mukayyet Olmalarını İstiyoruz”

Türkan Saylanlar, Şener Eruygurlar…Yani bu kesim ile uzlaşmamız çok zor mu diyorsunuz? Sahi kendileri için yapabileceğimiz bir şey yok mu?

Kendilerine bir sahil kentimizi verelim, orada yaşasınlar ve darbe ile yönetilsinler; denize girer çıkar, resim yaparlar, bir yumurtayı sütle çırparlar ve güne gazete niyetine günün muhtırası ile başlarlar.. (gülüyoruz) Daha ne yapalım Allah aşkına? AKP adına konuşamam ama, bir bakın son yıllardaki duruma, mütedeyyin kesim liberalleştikçe, yumuşadıkça, ortak yaşam alanlarına girip, mesafeli durduğu kesimlerle yakınlaşmaya çalıştıkça, tehdit daha da büyüdü! Bu ülkede şimdi güya laiklik kaygılarına sebep olan iktidarın bir adamı, Mehmet Ali Şahin, başörtüsü sorunu toplumun yüzde 1.5’unun sorunudur diyebildi. İHL sorunları çözülmedi, Abdüllatif Şener başımıza şarap uzmanı kesilebildi, ekranlarda müstehcenlik aldı başını gitti, ‘kötü giyiniyorsunuz’ dedikleri için kadınlarımız marka düşkünü oldu. Oldu da ne oldu? Bekir Coşkun köşesinden utanmaz bir edayla AKP seçmeni tarifi yapıyor: Şişman ve göbeğini kaşıyan! Köpeği ile kurduğu empatiyi seçmen diyerek aşağıladığı insanlarla kurmaya tenezzül etmiyor. Asıl itibariyle Türkan Saylan meseleyi ortaya koymuştur: Biz çocuklarımızın namaz kılmasını değil, bale yapmasını istiyoruz, diyor. Ben ise çocuğumun tambur çalmasını ve sadece Allah’a tapmasını istiyorum. Biz çocuklarımızın imanlarına mukayyet olabilen gençler olmasını istiyoruz. Oğlum altı yaşında, atık kağıtların geri dönüşümü meselesine kafa yoruyor, yoksul çocukların evine oyuncak pompalayacak bir hayal makinesi üzerinde çalışıyor ve parkta gördüğü çocukları peygamberimizin hadisleri ile uyarıyor. Böyle bir nesil rejim için tehdit ise ve uzlaşmadan kasıt bizim kendimizi tehdit teşkil ettiğimize inandırmamız ise, yumuşadığımız yanımıza kâr kalmış demektir. O zaman gün, sehiv secdesi günüdür.

‘Türban’ yasağı, ideolojik desteği olan bir sınıf ayrımcılığının adıdır

Bu projeye aklı yatmayan Müslümanların, ‘kadının evi yeridir’ demesi gibi, başörtüsü takıyorsan kamusal alanda görünme, mümkünse evinde otur deniyor…

Evet kısmen öyle. Batılılaşma projesine yanıt, kadınların başını örttürürüz, ilanihaye de açtırmayız değildi, kadınları sokak-iş-kamusal alan merkezli bir yaşam yerine; ev-çocuk-komşu merkezli bir alan çerçevesine mecbur etmek idi karşı yanıt. Başörtüsü siyasi semboldür davası bu bağlamda çok haksız ve gerçekdışı bir gerekçe o yüzden. Çünkü başörtüsü kadının modern yaşama intikal etme, komşuya değil işe/okula gitme talebi ile bu talebi haddini aşmak olarak algılayanlar tarafından sorunlaştırıldı. Çünkü resmi ideolojinin vitrini bozuldu; tahsilli, Avrupai, laik Türkiye’nin cici Türk kızı imajı ve tesellisi korsan figürler ile yara almaya başladı.

Korsan ?

Elbette, çünkü İslami olana, dini olana, ancak kırsalda köyde yaşayakalmış bir kültür artığı olarak tahammül edilebiliyordu. Kentler, sistemin imtiyazlarını bölüşen, ulus devletin makbul vatandaşlarının toplandığı, merkezin önerdiği yaşam standartlarına itaat edenlerin yaşam alanlarıydı. “Türban sorunu” denilen şey, başını ama zorla, ama isteyerek örtmüş kadınların, modern yaşamın getirilerine tutundukları anda, parmaklarını koparmak için indirilmiş bir darbenin adıdır. Kendisine kah Kemalizmin, kah feminizmin, kah modernizmin söylemleriyle irtifa temin etmiş bir sınıf ayrımcılığının adıdır.

Organize işler bunlar!

Bugün mitinglerden, modern yaşam tarzını kaybetme endişesi taşıyan kadınların çığlıklarının yükselmesi gibi bir yalanı yutturma çabası olarak görünüyor…

Evet, modern yaşam tarzının görünür yüzü olmaları hasebiyle kadınlar çok önemli. Miting organizatörlerinin ürettiği en sinsi ve akıllı şey, soyut bir kavram olarak tepede asılı kalan ‘laiklik’ ilkesini popülist bir şekilde sokağa indirip ‘hayat tarzını koruyan ilke’ olarak tarif etmeleri oldu. Bu kadın üzerinden yürütülmesi son derece kolay olan bir kurgu. Çünkü böylece kadınları ‘bir de cumhurbaşkanı seçerlerse, siz görün o zaman manzarayı, başınız kapattırılacak, sevgilinizle el ele tutuşursanız recmedileceksiniz’ diye korkutup kışkırtmak çok daha kolay hale geldi. Söz konusu mitinglerde görebildiğimiz tek zeka pırıltısı budur.

Bu muhtıra aslında Hayrunnisa Gül nezdinde biraz da başörtülü kadınlara ve rilmiş sayılmaz mı?

Valla ben muhtırayı ilk duyduğunda ciddi ciddi üzerime alındım. Çünkü ilahi okuyan küçük başörtülü kızlar gerekçe gösteriliyordu. Yuh dedim içimden. Aktüeldeki editörüm Çağla Kalafat biraz teselli biraz da espri mahiyetinde ‘kişisel alma’ diye uyardı da, bir nebze kendime geldim. Ne kadar büyütülmüş, sorunsal haline getirilmiş, araçsallaştırılmış olursa olsun elbette bütün bunların gerçekte ‘başörtüsü’ yüzünden olmadığını biliyoruz. Bizi aşan çok büyük hesaplar var, bürokratik oligarşiye ‘azıcık öte git bakayım’ diyen bir sivil iktidar var; masada en iyi yere kim oturacak kaygısı var. Gelecek nesiller için, çağdaş bir Türkiye için lafları, cemaatımızın piramidin tepesindeki yerini korumasını istiyoruz, mevcut hiyerarşinin devamında fayda görüyoruz kaygılarıdır. Bu kez akıllıca bir şey yaptılar ve mevcut kaygılarını, iş yaptığı herkesçe malum sloganları, laiklik gibi, başörtüsü sorunu gibi ve hatta ulusal bağımsızlık gibi, popülizmle birleştirerek markalaştırdılar. Geçtiğimiz dönemde TSK’nın bekledikleri kadar himayeci davranmamasıyla ipleri ellerine aldılar. Bu söylemlerin ordu tarafından himaye edildiği ve kaşına kaşına hipertrofiye olacağı da bilinen bir şeydi, en sonunda beklenen himaye teberrüz etti ve ortaya muhtıra çıktı.

28 Şubat’ta da Fadime Şahin skandalı çıkarıldı. Fazilet Partisi Merve Kavakçı’nın başörtüsü yüzünden kapatıldı… Şimdi de başörtülü bir first laidy ihtimali üzerinden “yaşam tarzımız tehdit altında” denilmeye başlandı. Hep başörtüsü, hep başörtüsü…

Fakat dediğim gibi, ben hem bir Müslüman, hem demokrat bir kimlik hem de başörtülü bir kadın olarak bu muhtırayı ‘kişisel’ aldım ilk anda; zira AKP’yi değil adeta başörtülü kadınlardan tutun da Malatya katliamı gibi normalde hiç üzerimize alınamayacağımız manyaklıkları dahi mütedeyyin kitlelere yükleyen bir dil vardı. Üstelik dediğiniz gibi son on yılda her kriz döneminde bir başörtülünün gündeme geldiğini hatırladım. Fadime Şahin vak’ası, Fadime’nin hacılara hocalara meze olan namusundan kendisini sorumlu tutan şanlı Türk Ordusu’nun 28 Şubat postmodern darbesine zemin temin etti. Fadime Şahin, başörtülü olunca, gözü açılmamış sığırcık yavrusu olarak telakki edilip ‘dinsel yolla cinsel tacize uğramış’ Rabia hatun oldu tabii, bugün ‘modern hayat tarzımız’ diye bıdı bıdı edenler, yahu bu kadın 25 yaşında, laik ve modern bir ülkede yaşamıyor muyuz, bekar bir insan, kendince bir seçim yapmış, diye düşünmedi. Hakeza Merve Kavakçı, başörtüsüyle Meclis’e girdi diye Meclis hop oturup hop kalktı, Bülent Ecevit’in ‘biri bu hanıma haddini bildirsin’ lafı unutulabilecek gibi değil. Böylece başörtülü ama modern talepleri olan kadınlara haddini bildirme eğilimi bir proje halini aldı. Bu beni haddimi bilmemek için azami gayret sarfetmeye teşvik eder o ayrı. Bugüne gelirsek, önce Emine Erdoğan’ın, sonra da Hayrünnisa Gül’ün başörtülü olmaları, bu halleriyle Çankaya’ya çıkmaya nasıl oluyor da yelteniyor oldukları bir sistem krizi haline getirildi. Bugün başörtülü eşler, erkeklerin kariyer yapmalarını engelleyen bir unsur olarak telakki ediliyor ve hiç de sanıldığı gibi erkekler eşlerinin başını kapattırmıyor, aksine ben AKP’de eşleri başını açacak olsa ne kadar da mutlu olacak bir sürü erkek olduğuna inanıyorum.

Ne kafa göz yaralım, ne samimi olalım

Bülent Ecevit ‘biri bu hanıma haddini bildirsin’ demişti. Gündelik hayatımızda da başörtüsü takan kadınlara asgari bir nezaketin bile çok görüldüğünü görüyoruz. Hakkı Devrim gibi ‘babacan’ biri bile “Hayrünnisa hanım, başörtüsünün sevimliliğini örtemediği bir hanımdır” diye yazabildi.

Yaa, Bülent Ecevit, Hakkı Devrim… Bu insanlar artık yaşları ve aldıkları eğitim nedeniyle mazurdurlar. Benim Hakkı Devrim’e benzeyen ve elinde büyüdüğüm emekli hakim bir akrabam vardı, inanılmaz iyi bir insandı da; dürüst, yalan nedir bilmeyen, fedakar. İyi ahlak timsali… Beni başörtülü gördüğünde adam zırıl zırıl ağladı. Vaay, sıkmabaş olmuşsun, sen bir hukuk öğrencisisin. Beni çok seviyordu ve beni o durumda görmeyi zul addetti, içi kaldırmadı. Bu kişiler mesela, bizi ‘bütün kusurlarımıza rağmen’ seven insanlardı. Ben bahsini ettiğim kişileri hala çok seviyorum, ama samimi de olmuyorum, olmuyor çünkü. Gariptir biz ne kafa göz yaralım, ne çok samimi olalım noktasına geliyoruz; ama onlar her defasında bir konu açıp üzerimize gelmekten imtina etmiyorlar. Böyle de bir iddia, bir ihtiras bir aydınlatma şevki… Yani yakınım bile böyle iken, ben Hakkı Devrim’den, Necla Arat’tan hele hele Türkan Saylan’dan nasıl nezaket bekleyeyim…Yok böyle bir ihtimal… Cumhuriyet çocuğu nedir az çok biliyorum ve onlarda kimi zaman böyle safiyane, temiz ve saf bir aydınlatma şevki vardır en azından; ağızlarını bozmazlar hiç değilse. Beni ne idüğü belirsiz tanımlarla yollara düşüp, ulusalcılık ve laiklik adına vandallık eden, sokaklarda başörtülü kızlara laf atmalardan tutun da, ‘çok şanssızsınız Nihal hanım, ülkemiz sizi 4. eş yapabilecek erkeklere izin verilen bir ülke değil maalesef’ diye mailler atan gençler daha çok tedirgin ediyor, asıl gençler çok nezaketsiz…Vız gelir tırıs gider; ben gündelik hayatın kareleri arasında ‘zap’ yaparak yaşayan bir insanım, arkamı döndüğüm an unuturum, ama herkes benim kadar ‘teflon’ olmak durumunda değil, bu dil çok kışkırtıcı ve kopyalanarak çoğalıyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: